Ana içeriğe atla

bay samsa ile bir yolculuk hikayesi

Sacre Coeur’u kıyısından gören bir otel odasında kalıyorum. Dünyanın en görkemli şehirlerinden birini geziyorum. Öte yandan bavulumun içinde gördüğüm koca bir hamamböceği ile korkularımdan biriyle yüzleşiyorum. Montmartre’da bir Gregor Samsa!

Benjamin, “Paris bana alıp başımı gitme sanatını öğretti,” diyor. Paris gezgin ruhlara sonsuz yürüyüşler sunuyor. Bir geçtiğim yoldan bir daha geçmeden şehrin arka sokaklarına giriyorum. Marais’in arnavut kaldırımlı sokaklarından, göçmen mahallelerinden geçiyorum. Cazibeli bir şehir Paris. Ama kendinden olmayanı kolay kolay kabul etmiyor. Sartre’ın, Camus’nün, Nathalie Sarraute’un, Picasso’nun, Oscar Wilde’ın kaldırımlarını aşındırdıkları şehri bitkin düşene kadar yürüyorum. Tek başına yaşanılan bir güzellik bir yanıyla acıtıyor sanki. Onu birilerine anlatma ihtiyacı hissediyor insan. Geceleri Montmartre’daki otel odasına bir gün değil bir ömür yaşamış gibi bir zihinsel yükle çıkıyorum. Paris’in tüm hayaletlerini sırtlanıp gelmişim sanki. Üstelik Gregor Samsa var bavulda hala. Korku baskın çıkıyor.

Sabahları erken vakitlerde Paris sokakları evsizlere ve kestane ağaçlarına kalıyor. Bir yabancı olarak şehre en yakın olduğun saatler ince serinliğin olduğu o ıssız sabah vakitleri…Sokaklar canlandıkça ortalığa kahve ve krep kokusu yayılıyor sanki. Ve kahvaltının gerçekten de mutlulukla bir ilişkisi var şairin dediği gibi.

Paris bir çağrışımlar kenti. Filmlerden görüntülerle kuşatılmamak olanaksız gibi. Siyah beyaz zamanlardan, Herald Tribune satan Patricialar’ın ya da uçarı Antoine Doineller’in soluk aldığı kaldırımların şehri. Kaldırım kafeleri, pasajları, asırlık binaları, heykelleri, parkları ve gösterişli bulvarlarıyla Baudelaire’in başını döndüren şehir, Hemingway’e göre bir şenlik, John Berger’e göre olgun bir kadına aşık olmuş 20lerinde bir genç adam. Bana kalsa, Paris güzel olduğu kadar küstah da (ve güzelliğini koruma çabasından yorgun biraz). Yine de bu güzelliğin arkasında bir karanlık arıyor insan. Bu şenliğin dışında kalanları merak ediyor. Köprü Üstü Aşıkları gibi…

Shakespeare and Company’nin, önünden geçerken buradan kitaplar kiralayan Hemingway geliyor aklıma, “Günbatımından Önce” filminin iki akraba ruhunun buluşması geliyor. “Yabancılara hor davranmayın. Belki de kılık değiştirmiş melekler onlar,” yazıyor içerde bir duvarın üzerinde. Bir kedi kitaplardan birinin üzerinde hayallere dalıyor.

Pont des Arts’da oturup kalıyorum. Köprülerden ayaklarını sarkıtanlar, kaykay yapanlar, köprü üstünde şarap içen gruplar. Kaldırım kafelerinde yüzü sokağa dönük sandalyelerine öğle aralarında doluşan Parisli kalabalık. Notre Dame, Louvre ve günbatımında rengi saydamlaşan Seine nehri. Hepsi Paris göğünün altında, hepsinin evi olmuş Paris. Art arda turist grupları geçiyor. Bu kalabalıkta birileri Louvre’da bilet kuyruğuna girecek. Birileri Rodin’le Camille’i düşünecek. Birileri Place des Vosges’de fransız balkonlarından birinde elinde kahve fincanıyla beliren Victor Hugo’yu görecek. Birileri Lüksemburg Bahçeleri’nde kitap okuyanlara imrenecek. Birileri Parislilerin “çabasız şıklığının” ne kadar çaba gerektirdiğini merak edecek. Birileri bir restuarantta gördüğü kötü muameleyi hevesle diğer anlatılanlarla birleştirip tanıdıklarına anlatacağı a’nı kollayacak. Birileri Notre Dame’ın Kamburu’nu anacak. Birileri de menüde telaffuzu korkutmayan bir şey ısmarlayıp şehir hayallerine dalacak. Peki ya Bay Samsa?

Paris’in öpüşen çiftlerinin, Montmarte’ın düşkün kafelerinin arasında bir akşam yemeği yiyorum. Bir veda yemeği…Gece trenine binmek için, gardaki kalabalıkların arasında yol alırken dünyanın küçüldüğünü hissediyorum. Gece karanlığında ilerleyen trenleri ağırlayan bu gar dünyanın çatısı sanki!

Gece treninde ağır ağır Paris’ten uzaklaşırken Bogart’ın sözünü anımsıyorum. “We’ll always have Paris!” (Paris hep bizim olacak). Gitmesek de gelmesek de bizim…

Not: Bay Samsa'dan ancak birilerinin yardımıyla kurtuldum. (Bekledim ama Kafka'ya dönüşmedi!) Montmartre'ın rutubetli köşelerinde hayatına devam ettiğini sanıyorum.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

bilbao ve guggenheim müzesi

" Onu ilk gördüğümde aman Tanrım, ben bu insanlara nasıl bir şey yaptım böyle dedim. Tasarladığım bir yapıyı ilk gördüğümde böyle oluyor, battaniyenin altına saklanmak istiyorum ." Bu sözler Bilbao Guggenheim Müzesi 'nin mimarı Frank Gehry 'ye ait. Alışılmadık görünümlü yapılarıyla merak uyandıran mimarın, bir ara " I'm Not Weird" (Ben Tuhaf Biri Değilim)  başlıklı bir söyleşi dizisi düzenlediğini hatırlıyorum.  Bence tuhaf biri ama sorun değil :)  Bilbao, Santillana del Mar 'dan San Sebastian 'a giderken yol üstü durağımız oluyor. 19. yüzyılın ortalarında kentin yakınındaki demir madenleri sayesinde endüstri şehri olarak gelişen Bilbao , 1980'lerde Asya ülkeleriyle rekabet edemez hale geliyor, fabrikalar bir bir kapanıyor ve burası terkedilmiş, köhne bir şehre dönüşüyor. Daha sonra şehri canlandırmak için projeler üretiliyor. Guggenheim Müzesi de bu kapsamda tasarlanıyor ve şehir bu yapıyla simgeleşiyor. Gehry'nin deyimiyle müz...

vigo'da güneşli pazartesiler - arabayla kuzey ispanya

Vigo , Avrupa’nın sonuna itilmiş haliyle İspanya’dan çok Portekiz’e ait bir şehir gibi. Zaten sınıra da çok yakın. Bu şehri gözümde anlamlı yapan şeylerden biri de, itiraf edeyim ki Güneşli Pazartesiler filminin çekildiği yer olması. Filmde işsiz kalan tersane işçileri şehrin yoksul bölgelerinde aylakça dolaşırlar, feribot kaçırıp gezintiye çıkarlar. Javier Bardem feribotta güneşin altında gözlerini kapatır, adeta zihnindeki düğümleri güneş altında çözülmeye bırakır. Şehre yağışlı, fırtınalı bir Kuzey İspanya gezisinin sonunda uğruyoruz ve bu güneşli hava bize ilaç gibi geliyor. Burasının diğer Kuzey şehirlerinden daha rahat bir havası var. Santiago de Compostela ’dan daha dünyevi, San Sebastian ’dan daha mütevazı, iç kısımdaki Leon 'a göre ise bir sahil şehri. Aslında Vigo için rahatlıkla, gördüğüm en düzensiz yerleşime sahip İspanyol şehri diyebilirim. Bunda tepelerin üzerine kurulmuş olmasının da payı var. Bu nedenle, İstanbul gibi size farklı sürprizler, manzaralar ...

bangkok'ta yürüyüşler: pazar yerleri, çin mahallesi ve harun camisi

Bangkok'un pazar yerlerini ve çiçekçilerini en sona bıraktım. Zaten canlı renklerle çevrelendiğiniz bu şehirde pazar yerleri tam bir şenlik. Önce Chatuchak'a gidiyorum. Burası çok büyük bir çarşı, şehir merkezinden biraz uzakta. Karmaşası bol, keşfedilecek şeyi çok. İnsanlar buradan genelde bir bavul eşyayla dönüyor. Hatta bavulu da buradan alıyor:) Bambu tabaklar, heykeller, boncuklar, tahta takılar, hasır şapkalar, renkli ipek eşarplar ne ararsanız var. Chatuchak alışverişini yolculuğun sonuna bırakmanın daha iyi olduğunu düşünüyor ve çiçek pazarını görmek üzere şehir merkezine geri dönüyorum.   Chatuchak pazarı, otobüs duraklarının olduğu kaldırımlara kadar taşıyor. Dükkanların yanı sıra kaldırımlara tezgah açanlar da var. Bu fotoğraf her bakışımda bana havanın sıcaklığını anımsatıyor.   Aslında Bangkok'un merkezinde her yer çarşı neredeyse. Öyle olunca renkler, kokular, sesler hiç eksik olmuyor sokaklardan.     Çok istediğim halde ç...