Ana içeriğe atla

Bali - Haritada Bir Nokta

Ubud’un* Junjungan köyü yakınlarındayım. Haritada bir nokta! Pirinç tarlalarının, muz, vanilya ve hindistan cevizi ağaçlarının ortasında bir yer.  İnsanın kendini birden başka bir evrende bulması ne acayip! Çayın ve peynirin birden hayatından çıkması (ikisi de çok mühim!), sabah uyandığında o bildik ağırlıkla birlikte dünü bugünü ve yarını birbirinin aynı kılan bir tekrardan uzaklaşmak. Gezerken dolaşıksız bir sevinçten bahsetmek çok iddialı olur belki ama bir hafiflik geliyor bana, gündelik hayatımda çok da tanışık olmadığım bir hafiflik.
Anneannem ne zaman bir yerlere gezmeye gideceğimi söylesem “rezillik”, (hatta “i-rezillik”) der.  Onun sözünü doğrularcasına geldikten sonra rahatsızlandım, betim benzim soldu, iki gün pirinç lapasına talim ettim. Yine de kediler gibi kaldığım odanın köşelerini koklayıp, canlılarıyla tanışmayı ihmal etmedim. Odada ara ara öten ama henüz göremediğim gekoyu “eski dostum kertenkele” deyip bağrıma bastım. Yüksek çatının ahşap direklerinden şimşek hızıyla geçen o büyük karaltıyı -telkinleJ-bir (buçuk) günde unuttum. Çayırın sakinleri ile ancak mesafeli bir ilişki kurabilen bu zat, kendini eğitiyor işte. Mersin yazlarından alışkın olduğum koçmarlar ise, gece hayalgücümü tetikleyen tuhaf sesler çıkarmasalar onları daha çok sevebilirdim. (Bu kadar abarttığıma bakmayın, gayet güzel bir odaydı işte. Ne var ki “I hear voices!”)

Hayvanlar buradaki hayatın tam ortasında. Ubud’da şehrin içindeki “Maymun Ormanı”nda bir yürüyüşle en tuhaf halleriyle onlarca maymun görülebiliyor. Maymunları (“uzun kuyruklu makaklar”, lütfen maymun deyip geçmeyelim)  saatlerce izleyebiliyor insan. Maymunların o ormandaki tapınaklardan birini koruduklarına inanılıyor, o yüzden çok itibar görüyor bu yaramaz çocuklar. Bir de akşamüzerleri pirinç tarlalarına gelen heron (bir çeşit balıkçıl) sürüleri var. Özellikle yakındaki Petulu köyüne geliyorlar. 1965’ten sonra gelmeye başlamışlar. Köylüler bu kuşların tanrıların nimetlerinden olduğunu düşünüp (aslında ekine zarar veren bu kuşlara) hiç dokunmuyorlar. Bali’ye ait türü tükenen bir kuş var, Bali Sığırcığı. Ve rengarenk kuşlar, iri kelebekler, geceleri pirinç tarlalarında türkü söyleyen kurbağalar.
Sonra kahve tiyakisi misk kedisi (luwak) var. Sindiremese de bu kahveleri yiyor ve dışkısından temizlenen kahve çekirdekleri ile dünyanın en pahalı kahvesi yapılıyor. Bunları geçen geldiğimde bizi oraya götüren Nyoman'dan öğrenmiştim. (Clezio geçici bir süre Java'da, Surabaya şehrinde bir üniversitede idi o zaman.) Kakao ve kahve ağaçlarının arasında, ince bir yağmur altında bu yabani kedinin şereflendirmediği ucuz kahvelerimizi yudumlarken anlatmıştı Nyoman. Burada birinci çocuğa Wayan, ikincisine Made, üçüncü çocuğa Nyoman, dördüncüye Ketut ismi verildiğini söylemişti. Beşinci olduğunda yine Wayan'dan başlıyor isimler.  O gün çok konuşkandı, pirinçsiz bir sofrada doyamayacağını söylemişti. Pirinç hayatın kendisi burada. Eve "ekmek" götürmek deriz biz, bizim için ekmek neyse onlar için pirinç o. Ayrı bir başlığı hakediyor.    

Misk kedisinin fotoğrafı yanımda yok ama elbette bir sokak kedisinin fotosu var. Evdeki kızları analım burada, kıskanmalarını gerektirecek bir şey yaşanmış sayılmaz:)

Endonezya 17.508 adadan oluşan bir ülke. Ne tuhaf, bu kadar ada! Ülke müslüman iken Bali'de çoğunluk Hindu ve burada mimarisiyle, dansıyla, kıyafetleriyle kendine has bir din ve kültür yaşanıyor. Havaalanının olduğu yere çok yakın olan Kuta'da kültürün izlerine rastlamak artık çok olası değil ve hatta felaket bir yer olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ama görebildiğim kadarıyla Kuta'dan uzaklaştıkça gerçek Bali'ye yaklaşıyor insan.

Anlatılacak çok şey var. Gündelik ritüeller bile insanı haritanın dışına çıktığına inandırıyor. Yine de içli bir durum var. Belki de kışın ortasında karşıma çıkıveren bu kurbağa sesli yaz gecesine nasıl davranacağımı bilmiyorum.  O sırada ateşböcekleri iniyor tarlaların üzerine. İçimden bir ses hayat o kadar da karmaşık olmasa gerek diyor. Ben de bu kır gecesinin beni kandırmasına izin veriyorum.

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

bilbao ve guggenheim müzesi

" Onu ilk gördüğümde aman Tanrım, ben bu insanlara nasıl bir şey yaptım böyle dedim. Tasarladığım bir yapıyı ilk gördüğümde böyle oluyor, battaniyenin altına saklanmak istiyorum ." Bu sözler Bilbao Guggenheim Müzesi 'nin mimarı Frank Gehry 'ye ait. Alışılmadık görünümlü yapılarıyla merak uyandıran mimarın, bir ara " I'm Not Weird" (Ben Tuhaf Biri Değilim)  başlıklı bir söyleşi dizisi düzenlediğini hatırlıyorum.  Bence tuhaf biri ama sorun değil :)  Bilbao, Santillana del Mar 'dan San Sebastian 'a giderken yol üstü durağımız oluyor. 19. yüzyılın ortalarında kentin yakınındaki demir madenleri sayesinde endüstri şehri olarak gelişen Bilbao , 1980'lerde Asya ülkeleriyle rekabet edemez hale geliyor, fabrikalar bir bir kapanıyor ve burası terkedilmiş, köhne bir şehre dönüşüyor. Daha sonra şehri canlandırmak için projeler üretiliyor. Guggenheim Müzesi de bu kapsamda tasarlanıyor ve şehir bu yapıyla simgeleşiyor. Gehry'nin deyimiyle müz...

vigo'da güneşli pazartesiler - arabayla kuzey ispanya

Vigo , Avrupa’nın sonuna itilmiş haliyle İspanya’dan çok Portekiz’e ait bir şehir gibi. Zaten sınıra da çok yakın. Bu şehri gözümde anlamlı yapan şeylerden biri de, itiraf edeyim ki Güneşli Pazartesiler filminin çekildiği yer olması. Filmde işsiz kalan tersane işçileri şehrin yoksul bölgelerinde aylakça dolaşırlar, feribot kaçırıp gezintiye çıkarlar. Javier Bardem feribotta güneşin altında gözlerini kapatır, adeta zihnindeki düğümleri güneş altında çözülmeye bırakır. Şehre yağışlı, fırtınalı bir Kuzey İspanya gezisinin sonunda uğruyoruz ve bu güneşli hava bize ilaç gibi geliyor. Burasının diğer Kuzey şehirlerinden daha rahat bir havası var. Santiago de Compostela ’dan daha dünyevi, San Sebastian ’dan daha mütevazı, iç kısımdaki Leon 'a göre ise bir sahil şehri. Aslında Vigo için rahatlıkla, gördüğüm en düzensiz yerleşime sahip İspanyol şehri diyebilirim. Bunda tepelerin üzerine kurulmuş olmasının da payı var. Bu nedenle, İstanbul gibi size farklı sürprizler, manzaralar ...

bangkok'ta yürüyüşler: pazar yerleri, çin mahallesi ve harun camisi

Bangkok'un pazar yerlerini ve çiçekçilerini en sona bıraktım. Zaten canlı renklerle çevrelendiğiniz bu şehirde pazar yerleri tam bir şenlik. Önce Chatuchak'a gidiyorum. Burası çok büyük bir çarşı, şehir merkezinden biraz uzakta. Karmaşası bol, keşfedilecek şeyi çok. İnsanlar buradan genelde bir bavul eşyayla dönüyor. Hatta bavulu da buradan alıyor:) Bambu tabaklar, heykeller, boncuklar, tahta takılar, hasır şapkalar, renkli ipek eşarplar ne ararsanız var. Chatuchak alışverişini yolculuğun sonuna bırakmanın daha iyi olduğunu düşünüyor ve çiçek pazarını görmek üzere şehir merkezine geri dönüyorum.   Chatuchak pazarı, otobüs duraklarının olduğu kaldırımlara kadar taşıyor. Dükkanların yanı sıra kaldırımlara tezgah açanlar da var. Bu fotoğraf her bakışımda bana havanın sıcaklığını anımsatıyor.   Aslında Bangkok'un merkezinde her yer çarşı neredeyse. Öyle olunca renkler, kokular, sesler hiç eksik olmuyor sokaklardan.     Çok istediğim halde ç...