"Çöl çok güzel" dedi küçük prens, "çünkü bir yerlerinde bir kuyu gizliyor."
Gerçek bir kum çölünü ilk kez Umman'da görüyorum. Daha önce çöl benim için, filmlerden gördüğüm, kitaplardan okuduğum bir şey. Orada da çoğunlukla ya egzotikleştirme merakıyla methiyeler düzülür ya da tekinsizliği anlatılırdı. Birtakım "Batılı" karakterler orada kendini bulur veya hepten çıldırırdı. Paul Bowles'un büyük bir kısmı Sahra Çölü'nde geçen "Esirgeyen Gökyüzü" kitabı geliyor aklıma. (Sonuna kadar okuyamamıştım. Bertolucci'nin aynı kitaptan uyarladığı filmini izlemeyi başarmıştım. Yine de kitap daha iyi bir referans.) New York'lu "nevrotik" bir çiftin çölle imtihanı. Bir yerinde şöyle bir söz vardır gezginle turist ayrımı üzerine: Turist gezinin en başında eve ne zaman döneceğini bilir. Oysa bir gezginin ne zaman döneceği, hatta dönüp dönmeyeceği bile belli değildir." Yazar da, roman yazmak için geldiği Tanca'da kalır, 50 yıl orada yaşar.
Neyse, biz Umman'a dönelim. Wahiba Sands, adını Wahiba kabilesinden alan, 180 x 80 km büyüklüğünde bir çöl. Muscat'tan 240 km. uzaklıkta. Yüzde 75'i çöl olan bir ülke için küçük bir alan sayılabilir. Çöle yaklaşırken uzakta kum tepeleri beliriyor ve evler gitgide azalıyor.
Yolun kıyısında yeşil bir alan görüp çöle girmeden önce oraya gidiyoruz.
Burası da en az çöl kadar şaşkınlık verici bir yer. Muz ve hurma ağaçları, ağaçlara kurulan merdivenler. Etraf son derece sakin.
Derken tam bu alanın dışında boyası dökülmüş, süslü bir kapının önünde -kapılara gösterilen özen Umman'da gittiğimiz her yerde göze çarpıyor- çocuklar çıkıyor karşımıza. İçlerinden biri, esaslı bir çalımla fotoğraf karesine giriyor:)
Wahiba'nın çocukları. Önde duranlar, arkada kalanlar. Çocukluğunu bir çölde geçirmek nasıl bir şeydir? Önün arkan sağın solun sokak, kum. Kirpiklerin çöl kumuyla tozlu. Rüzgarın şiddetiyle yönüyle biçimlenen kum tepeleri ve sürekli değişen, haşin bir coğrafya.
Fotoşopla yerleştirilmiş gibiyim :) Fakat daha sonra Ahmad'ın fotosuna da bakınca anladım ki çöl o kadar çıplak ve yalın bir şey ki önüne ne koyarsan koy müthiş bir tezat yaratıyor. Bu coğrafyanın organik bir parçası olmak kolay değil. Hele de o şapkayla:)
Çöl, bana hep bir kaybolma mekanı gibi gelir, koordinatsız bir coğrafyaymış gibi. Oysa yerlisi olsan onun işaretlerini okumayı bilirsin elbet.
Çölde kendi halimizde yürürken 4 çekerli bir araç yanımızda duruyor. Aracın sürücüsü Ahmad ve bir turist, kendileriyle çölde bir gezinti isteyip istemediğimizi soruyor. Biz de onlara katılıyoruz.
Kum tepelerinin üzerinde epey heyecanlı bir yolculuğa başlıyoruz. Direksiyon başındaki arkadaş, biz tedirgin oldukça oranın yerlisi olmanın verdiği rahatlıkla iyice keyfe geliyor:)

Yolculuk boyunca acayip neşeli, fotoğraf çekilirken son derece ciddi olan Ahmad ve arkasında kadife hissi veren kum tepeleri. Kimi kum tepeleri günlük fırtınalarla değişip yeni bir şekil alırken kimilerinin de, özellikle 100 metreye yaklaşan yükseklikte olan "mega" çöl tepelerinin kalıcı olduğundan söz ediliyor. "Antik kumlar"dan bahsediliyor.
Wahiba Sands, araştırmalara konu olmuş bir çöl. Flora ve fauna zenginliğiyle biliniyor, 16.000 çeşit omurgasız hayvanın varlığından söz ediliyor. Ne kadar hayatsız gibi görünse de birtakım canlıların barınağı oluyor çöl. Geceleyin yağan çiğ de hayat kaynağı. (Foto: http://www.jstor.org/stable/634471?seq=2)
Bu şemsiye gibi yukarıya doğru açılan ağaçların ne olduğunu çözemedim ama şekillerinin kum fırtınalarıyla bir ilgisi vardır herhalde.
Çölün ortasında konaklama sunan kamp yerlerinden biri. Bizim gibi günübirlik gidilmemeli, gidince bir gün bile olsa çölün ortasındaki bungalovlarda konaklamalı. Geceleri gökyüzüne bakılmalı. Bir de naneli çay içilmeli, içimde kaldı benim. Şöyle su bardağında gelen güzel demlenmiş bir çay ve içine atılmış bir dal taze nane. Filistinli bir adamın lokantasında böyle bir çay içmiştim koyu bir sohbet eşliğinde ve o içtiğim çayın tadını arıyorum hala.
Çöl deyince aklıma gelen biraz da böyle bir şeydi aslında: Çıplak gün ışığı ve gölgesizlik. Yine de kış olmasının etkisiyle hava çok sıcak değil.
Kum tepelerinin güzelliği. Wahiba'nın içlerine, daha bakir alanlarına gidildikçe coğrafya iyice güzelleşiyormuş.
Dönüşte yürürken Bedevi bir aileyle karşılaşıyorum. Birbirimizi anlamadan bakışıp gülüşüyoruz.
Bu son bakışla çölden ayrılıyorum. Bu kısa 3-4 saatlik çöl gezintisinden sonra çölün bir yalnızlık coğrafyası olduğuna dair hissim pekişiyor. Küçük Prens de öyle diyordu!


Bambaşka bir dünya, film gibi ama orada da birileri yaşıyor!
YanıtlaSilEvet, bana da öyle geldi. Daha uzun kalmadığıma pişmanım şimdi.
YanıtlaSil"Budapeştede alternatifleri ararken sitedeki resimlere bakıp birazda gaza geldik :) Budapeştede bir turkçe rehber bulduk ( www.budapeste.net ) ve alternatif bir tur istedik. Tam anlamiyla harikaydi. Tüm resimdeki yerleri ve Budapeştenin alternatif sıra dışı mekanlarını iki gün boyunce gezdik. En çok hoşumuza gidende ikinci el dükkanları ve bit pazarıydı. Harika yağlı boya tablo buldum 80 euroya.....
YanıtlaSil"