oviedo / arabayla kuzey ispanya

Oviedo sabah uyandığınızda yepyeni bir yerde olmanın verdiği o hafifliği hissedip kendinizi bir an önce sokaklarına atmak isteyeceğiniz şehirlerden. Evet, bu gezinin en sevdiğim şehri burası oldu. (Vigo da bir mansiyonu haketti gönlümde.) Güne, ne zamandır sayıkladığım tostada ile başlıyoruz. Güney'in (başladı yine!) masalardan masalara lafların atıldığı, o salaş ve gürültülü mahalle kahvelerinde yediğim tostada'lar gibi değil. Yine de  tostada ve cafe con leche ikilisi ile başlanan bir günün kötü olma ihtimali yok denecek kadar az:)
Oviedo, Naranco Dağı ve yemyeşil tepelerle çevrili bir vadiye kurulmuş. Küçük bir şehir olmasına rağmen 20. yüzyıl İspanya'sında iki önemli olay sonucunda büyük ölçüde yıkıma uğruyor. Etrafında madenci kasabaları olan şehir, 1934'de çok büyük bir madenci ayaklanmasının merkezi oluyor. Bu ayaklanma Franco tarafından hunharca bastırılıyor, şehir yerle bir ediliyor, 3000 işçi hayatından oluyor ve binlercesi tutuklanıyor. Şehir, İspanya İç Savaşı'nda da en şiddetli çatışmaları yaşayan şehirlerden. Eteklerinde yüzlerce kişinin öldüğü Paisano Tepesi ile anılıyor.
Santiago de Compostela'daki pansiyondan sonra burada Ayre Otel'de kalıyoruz. Otelin (büyükçe bir kısmı da kongre sarayı olarak kullanılıyor) benim için en önemli özelliği Calatrava tarafından tasarlanmış olması. Santiago Calatrava Toronto yıllarından beri izini sürdüğüm bir mimar, özellikle asma köprüleri, memleketi Valencia'daki o çarpıcı yapı kompleksi ile beni kendine hayran bırakan mimarlardan. O yüzden internette otelin epey indirimli fiyatını görünce pek düşünmeden burayı ayırıyorum. (Zaten Oviedo'da fazla kalacak yer seçeneği yok.) Fakat şehre gidince binanın büyüklüğü, şehirle uyumsuz ölçeği beni biraz utandırıyor doğrusu.
Binanın etrafında ve içinde bir heykelin içinde yürürmüşçesine yürüyorsunuz. Yine de bina uzaydan düşmüş koca bir örümcek gibi kollarını açmış, bu dünyaya ait olamamış bir yaratığın eğreti duruşuyla şehrin ortasında öylece duruyor. Calatrava gördüğünüz üzere elini hiç korkak alıştırmamış. Yapının inşa edildiği yerde daha önce bir stadyum varmış. Bu otel ve kongre merkezi, şehrin yeni kısmında. Eski şehre varmak için otelden çıkıp biraz yürümemiz gerekiyor.
Eski şehirle yeni şehir arasında, tam şehrin merkezinde bir park, Campo de San Francisco yer alıyor. Ben daha parkın içinden geçerken bile bu şehri sevdiğime karar veriyorum. Park hasreti böyle bir şey! Parkta edebiyatçıların anıldığı anıtlar, ördekleri besleyebileceğiniz, tavuskuşlarını izleyebileceğiniz köşeler, kollarını uzatmış ağaçlar, mevsimlik çiçekler ve tarihi kalıntılar var.
Richard Sennett'nin kent mekanlarıyla ilgili çok etkileyici bir yazısı (Zamanın Duvarları ve Sınırları) vardır. Kentin içinde "öyküsel mekanlar" olması gerektiğinden söz eder. Yani içine zamanın ve mekanın sığdırıldığı yerler. Etrafı sıkıca çevrilmiş mekanlarda kişilerin de sınırlandığını söyler. Bir kent için sınırların gevşetildiği yerler önerir ve sınırlarda gerçekleşebilecek tanıma sahnelerinin artırılmasının sosyal düşmanlığı kırmada nasıl önemli olduğunu anlatır. Bu parkı görünce burasının rahatlıkla bir öyküsel mekan olabileceğini düşünüyorum. Tabii benim anladığım kadarıyla, zira konu derin:)
Oviedo yağmurlu havası ve yoğun yeşilliğiyle tipik bir kuzey şehri ama insanda pek kasvet uyandırmıyor. O gün şansımıza güneş ara ara başını uzatıp o güzel taş binaları aydınlatıyor.
Daha önce bahsetmemiş olabilirim, gezerken genellikle Lonely Planet'ın rehberini tercih ediyorum. Evet, yazıları küçük, sıkışık (ve fazla resimsiz) bir rehber ama konuyu, özellikle de şehirlerin, ülkelerin tarihsel arkaplanını derli toplu veriyor. Eskiden orada önerilen yerlere daha çok itibar ederdim. Bir yandan da gizli bir kulüp üyesi gibi elinin altında LP rehberleriyle aynı kafeyi dolduran gezginlerin hali biraz komik gelirdi. Hani nerede macera ruhu? Artık şimdi biraz da uzun süredir geziyor olmanın verdiği bir sezgiyle kendi başımıza seçiyoruz bu yerleri.
Oviedo'nun kendine has cumbalı yapıları.

Aslında bu şehrin en sevdiğim yanlarından biri de sokaklarda sizi hazırlıksız yakalayan heykeller, heykelin kent yaşamına böyle teklifsizce ve aynı zamanda büyüklenmeden girmiş olması. Heykel konusunda kısır oluşumuz bir yana, kadın figürü de pek yok diye düşünüyorum. Oviedo'da kah düşüncelere dalmış "düşünen" bir kadın, kah kitap okuyan bir öğrenci, kah bir sütçü kadın ve hatta 19. yüzyılda yazılmış romanın kadın karakterinin heykeli çıkıyor karşınıza. Şehrin en etkileyici heykellerinden biri bence Botero'nun  Plaza de la Escandalera'daki Annelik (La Maternidad) isimli eseri. Oviedolular bu heykeli La Gorda (Şişman Kadın) olarak anıyormuş. Buna pek şaşırmadım:) Bunun dışında Paseo de los Alemas'daki ünlü Las Meninas tablosundan esinlenerek yapılan figürler görmeye değer. Gördüğüm heykellerin fotoğraflarını çekemediğime pişman oluyorum ama aslına bakarsanız gezerken insan sürekli fotoğraf çekmek istemiyor. Bu arada, yukarıda gördüğünüz de (Barış'ın objektifinden) Eduardo Urulo'nun Culis Monumentalibus isimli heykeli. İspanyollar ona "popo" diyormuş. Ee haklılar bir yerde!
Eski şehrin kalbi olan Plaza del Fontan ismi o zamanlarda burada yer alan su kaynağından geliyor. (Şehrin hatıraları isimlerle yaşıyor böyle!) Daha sonra bu su kaynağı kurutulmuş ve meydan 12. yüzyılda köylülerin ürünlerini getirip sattıkları bir meydan haline gelmiş. O günlerden bugünlere dek şehrin içindeki varlığını korumuş. Perşembe, Cumartesi ve Pazar sabahları burada hala pazar kuruluyor. (Bu şekilde budanan ağaçlar gezide başka şehirlerde de karşımıza çıkıyor. Özellikle Burgos'da bu ağaçların yanyana sıralandığı gezinti yolu aklıma kazınıyor!)
 Demir ve camın birlikte kullanıldığı 19. yüzyıl mimarisi ve Mercada el Fontan.  Şehrin kapalı pazar yeri.
San Isidoro Kilisesi
Eski şehirde karşınıza çıkan küçük meydanlardan biri. Meydanları seviyoruz!
Avrupa'nın en temiz şehirlerinden olan Oviedo'nun her gün yıkandığı söylenen sokakları.
Oviedo Güzel Sanatlar Müzesi 17. ve 18. yüzyıla tarihlenen iki binadan oluşuyor. Pek çok Asturias'lı sanatçının eserlerinin yanı sıra Goya, Zurbaron ve Murillo'nun resimleri de bulunuyor. Ayrıca giriş ücretsiz!
 Bir pastane vitrini görmeden olmaz! Asıl San Francisco Caddesi'nde 1926'dan beri hizmet veren pastane Confitería Rialto'ya gidip moskovitas denilen yerfıstıklı veya çikolatalı kurabiyelerinin tadına bakmak lazım.
Oviedo, 19. yüzyılın İspanyol yazarlarından Leopoldo Alas'a da illham olmuş. Taşra yaşamını anlattığı, İspanyollar'ın Madam Bovary'si sayılan La Regenta (Profesörün Karısı) isimli kitabındaki Vetusta şehrinin Oviedo olduğu söylenir. Hatta San Salvador katedrali'nin önüne, romanın kadın karakteri Clarin'in bir heykeli dikilmiştir. Bizde de bir Mümtaz, Feride, Tante Rosa heykeli olsa fena mı olurdu?

Oviedo aynı zamanda Vicky Christina Barcelona filminin çekildiği yerlerden biri olarak tanınmış. Javier Bardem'in Vicky ve Christina'ya "Let's fly to Oviedo" dediği şehir. Woody efendi "bu dünyaya ait değil sanki, bir masal şehri gibi" diye anmış burayı. Onlar da jest yapıp, gerçek ebatlarda bir heykelini dikmişler. Tabii bu heykel yönetmenin tartışmalı durumlarından sonra şehir halkının tepkisini gösterdiği bir anıta dönüşmüş. Üzerine yazılar yazılıp yapıştırılmış.
Şehre -soldaki binayı göz ardı edersek- bu açıdan bakınca burasının pekala Paris olduğunu söylemek mümkün. Arkada görünen bina tipik bir Beaux Arts dönemi binası gibi görünüyor.
Adını oyun yazarı ve şair Ramon de Campoamor'dan alan, Neoklasik tiyatro binası, Teatro Campoamor. Yapıldığı yıllarda zamanının (1880'ler) en gösterişli binalarındanmış ama azıcık asık suratlı bir cephesi var bana kalırsa.
Gascona Sokağı, yan yana restoranların ve sidreria'ların (sidra satan yerler) sıralandığı bir sokak. "Sidra bulvarı" olarak da biliniyor. Sidra (elma şarabı), bu bölgenin özel içkilerinden biri. Garsonlar sidra'yı başlarının üzerinden bardaklara döküyorlar. Biten içecekler yine garsonlar tarafından aynı biçimde dolduruluyor. Dışarıda hafif bir yağmur başlarken biz de bu sokakta, kalabalık olmasına güvenerek Tierra Artur isminde bir restorana oturuyoruz. Oviedo'nın en meşhur yemeği bizim sucuklu kuru fasulyeye benzeyen, et ve sosisle yapılan bir yemek "fabada asturiana" Ama oturduğumuz restoranın yemeklerinden biri değil.
Gezinin başından beri sayıkladığım peyniri bu restoranda buluyoruz. Ceviz, peynir ve nefis İspanyol şarabı. Gün boyu süren bir açlıktan sonra geldiğimiz için burası doğru dürüst bir şey yiyebildiğimiz, bizi bahtiyar eden restoranlardan biri olarak gezimize damgasını vuruyor. Mutlu son! Viva Tierra Asturia! (Sırada Oviedo'nun çeperlerindeki, insanı başka bir zamanı yaşatan erken Romanesk kiliseler ve Picos de Europa manzaraları var.)

Yorumlar

  1. şahane bir gezi, enfes yapılar ve bir o kadar da güzel karelere bayıldım, sahiden parise bi nebze benziyor o meydan:) oraları gidip görmek istedim bende,,
    Sevgilerimle,

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkürler Sebuş! Umarım yolun düşer buralara. Ama önceliğin Güney İspanya olsun bence;)
      Sevgiler,

      Sil
  2. Woody kesinlikle çok güzel söylemiş:) Gerçekten masal şehri gibi burası. Yalnız dediğiniz gibi otel burası için fazla yeni çağa ait, gösterişli ve büyük kalmış. Parksa bir harika, cumbalı evler de öyle elbette. En çok sevdiğim ve özlediğim şeylerden biri şehirlerdeki parklar. Nasıl da kıymetliler gözümde ve kesinlikle bir şehrin olmazsa olmazı. Burası da pek çekici geldi o yüzden. Kitabımı ve çayımı alıp oraya ışınlanmak istedim hemencik:)
    Gezmek, yeni yerler keşfetmek ve bir süreliğine de olsa oradaki yaşantıya sızmak, dahil olmak muhteşem. Ben aklımda kalan, ruhumla sevdiğim bazı yerlerde bir süre yaşamak çok isterdim ve o çok sevdiğim yapıların, örneğin şatolar, saraylar, o tarihsel dokularını orada konaklayarak daha iyi hissedebilmek isterdim. Gerçi konaklamaya açılırsa bilmiyorum suistimal edilir hor kullanılır mı ama öyle şeyler olsa olsa bizim memleketimizde olur herhalde...
    O açıdan Paris'e benzediği de çok doğru. Görülesi bir yermiş. Sevdim.
    Sevgilerimler

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Tuğba Merhaba,
      Oviedo'daki park tam kitap ve çayla ışınlanacak bir yer aslında! İnsan bir parka aşık olabilir mi? Olabilir bence. Hele de böyle parksız bir şehirde yaşıyorsa.
      Ben de sevdiğim şehirlere hep zor veda ediyorum. Hep aslında görmediğim bir yerlerinin kaldığı ya da sırrına eremediğim düşüncesiyle... Sonra da bırak kalsın diyorum kendi kendime, bir daha gelmek için bahane olur. Ama hayat kısa kuşlar uçuyor işte:)

      Sevgiler,

      Sil
  3. Alkım canım, bu güzel şehirlerin sokaklarında, parklarında gezdiriyorsun hep bizi, bayılıyorum:-) Ne zamandır Justine ile bir İspanya ve İtalya hayalimiz var bakalım ne zaman gerçekleşecek? Ceviz, peynir ve ispanyol şarabı kulağa o kadar güzel geliyor ki sanırım artık şu hayalimizi biraz zorlamanın sırası geldi:-/ çok sevgiler çok!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Clea, nerelerdesin? Çok mutlu oldum seni görünce!
      Ceviz, peynir ve ispanyol şarabı harikaydı gerçekten de. Öyle ki ana yemeği gölgede bıraktı benim için. Zaten ispanya'da şaraplar öyle güzel ki insan başka bir şey içerse yazık olurmuş gibi geliyor:))
      Umarım bir an önce gerçekleştirirsiniz hayalinizi. Tadını çıkaracağınıza eminim.
      Çok sevgiler!

      Sil
  4. İspanya'nın her köşesi çok güzel :)

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar