Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Aralık, 2011 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

prag'da sonbahar

Bazı şehirler belli mevsimleri çağrıştırıyor.  Prag  bir sonbahar şehri. Çılgınca bir turist kalabalığının, turistik kartpostallar, kupalar, oyuncaklar satan dükkanların, bilet satıcılarının arasında kuytu bir köşe arayıp geçmişin soluğunu hissetmeye çabalamanın şehri. Alegoriler şehri. "Bir varmış bir yokmuş" şehri... Kiremit çatıların, kararmış taşların, loş sokakların, daracık tünellerin,  Moldau  ırmağının ve köprülerin şehri. Güzel bir baş gibi yükselen kulelerin, bakır çalığı kubbelerin şehri. Bir meydan kafesinde bulutlu bir öğle sonrasında oturup kalmanın şehri. Smetana ’nın içinden geçen nehrin akışını anlattığı şehir. Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği ’ndeki Tomas’la Tereza’nın işgal altındaki şehri... Nazım ’ın Slavia kafesinde güneşli maviliklere duyduğu özlemin şehri : Şair, memleketten uzak, hasretlerle delik deşik, Eski kentte duruyordu, meydanlıkta,yapayalnız. Gotik bir duvar üstünde Hanuş Usta'nın saati onikiyi vuruy...

bay samsa ile bir yolculuk hikayesi

Sacre Coeur ’u kıyısından gören bir otel odasında kalıyorum. Dünyanın en görkemli şehirlerinden birini geziyorum. Öte yandan bavulumun içinde gördüğüm koca bir hamamböceği ile korkularımdan biriyle yüzleşiyorum.  Montmartre ’da bir  Gregor Samsa ! Benjamin , “Paris bana alıp başımı gitme sanatını öğretti,” diyor.  Paris  gezgin ruhlara sonsuz yürüyüşler sunuyor. Bir geçtiğim yoldan bir daha geçmeden şehrin arka sokaklarına giriyorum. Marais’in arnavut kaldırımlı sokaklarından, göçmen mahallelerinden geçiyorum. Cazibeli bir şehir Paris. Ama kendinden olmayanı kolay kolay kabul etmiyor.  Sartre ’ın,  Camus ’nün,  Nathalie Sarraute ’un,  Picasso ’nun,  Oscar   Wilde ’ın kaldırımlarını aşındırdıkları şehri bitkin düşene kadar yürüyorum. Tek başına yaşanılan bir güzellik bir yanıyla acıtıyor sanki. Onu birilerine anlatma ihtiyacı hissediyor insan. Geceleri  Montmartre ’daki otel odasına bir gün değil bir ömür yaşamış gibi bir zihinsel ...

granada'da sonbahar

Fotoğraflar şehirle flört zamanlarımızdan. Bir yandan ondan hoşlanıyorum, bir yandan da geceleri sürpriz bir şekilde bastıran soğuğuna, akşam bir türlü açılmayan lokantalarına filan söyleniyorum. Üzerine de fazla düşmüyorum yani :) Derken bir şey oluyor. Bir süre yaşadıktan sonra... Sıcakla arası hiç olmayan ben, yazın 40 derece kuru sıcağına, tozu dumana katan metro inşaatına filan tek laf etmiyorum. "Büyük şehir"  Sevilla 'ya burun kıvırıyorum, sabah onda açılıp öğlen birde (evet birde!) kapanan balıkçıyı bağrıma basıyorum. Varsın olsun, dükkanlar erken kapansın, hafta sonu hiç açılmasın. Varsın olsun, akşam vakti ciğerci kedileri gibi lokanta önlerinde bekleşelim. Aşkımız baki.  İşte nar şehrinden sonbahar manzaraları. Şehrin büyük caddelerinden birinde, Gran Via de Colon'da sapsarı ağaçlar ve 19. yüzyıl mimarisi. Sarıya kesen ağaç! Güzel meydanlardan biri. Burada Lucas Diye Biri'ni  okumuşluğum  var.  Ve alkım şehirdeki her şeyi büyül...