Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2011 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

prag'da sonbahar

Bazı şehirler belli mevsimleri çağrıştırıyor.  Prag  bir sonbahar şehri. Çılgınca bir turist kalabalığının, turistik kartpostallar, kupalar, oyuncaklar satan dükkanların, bilet satıcılarının arasında kuytu bir köşe arayıp geçmişin soluğunu hissetmeye çabalamanın şehri. Alegoriler şehri. "Bir varmış bir yokmuş" şehri... Kiremit çatıların, kararmış taşların, loş sokakların, daracık tünellerin,  Moldau  ırmağının ve köprülerin şehri. Güzel bir baş gibi yükselen kulelerin, bakır çalığı kubbelerin şehri. Bir meydan kafesinde bulutlu bir öğle sonrasında oturup kalmanın şehri. Smetana ’nın içinden geçen nehrin akışını anlattığı şehir. Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği ’ndeki Tomas’la Tereza’nın işgal altındaki şehri... Nazım ’ın Slavia kafesinde güneşli maviliklere duyduğu özlemin şehri : Şair, memleketten uzak, hasretlerle delik deşik, Eski kentte duruyordu, meydanlıkta,yapayalnız. Gotik bir duvar üstünde Hanuş Usta'nın saati onikiyi vuruy...

bay samsa ile bir yolculuk hikayesi

Sacre Coeur ’u kıyısından gören bir otel odasında kalıyorum. Dünyanın en görkemli şehirlerinden birini geziyorum. Öte yandan bavulumun içinde gördüğüm koca bir hamamböceği ile korkularımdan biriyle yüzleşiyorum.  Montmartre ’da bir  Gregor Samsa ! Benjamin , “Paris bana alıp başımı gitme sanatını öğretti,” diyor.  Paris  gezgin ruhlara sonsuz yürüyüşler sunuyor. Bir geçtiğim yoldan bir daha geçmeden şehrin arka sokaklarına giriyorum. Marais’in arnavut kaldırımlı sokaklarından, göçmen mahallelerinden geçiyorum. Cazibeli bir şehir Paris. Ama kendinden olmayanı kolay kolay kabul etmiyor.  Sartre ’ın,  Camus ’nün,  Nathalie Sarraute ’un,  Picasso ’nun,  Oscar   Wilde ’ın kaldırımlarını aşındırdıkları şehri bitkin düşene kadar yürüyorum. Tek başına yaşanılan bir güzellik bir yanıyla acıtıyor sanki. Onu birilerine anlatma ihtiyacı hissediyor insan. Geceleri  Montmartre ’daki otel odasına bir gün değil bir ömür yaşamış gibi bir zihinsel ...

granada'da sonbahar

Fotoğraflar şehirle flört zamanlarımızdan. Bir yandan ondan hoşlanıyorum, bir yandan da geceleri sürpriz bir şekilde bastıran soğuğuna, akşam bir türlü açılmayan lokantalarına filan söyleniyorum. Üzerine de fazla düşmüyorum yani :) Derken bir şey oluyor. Bir süre yaşadıktan sonra... Sıcakla arası hiç olmayan ben, yazın 40 derece kuru sıcağına, tozu dumana katan metro inşaatına filan tek laf etmiyorum. "Büyük şehir"  Sevilla 'ya burun kıvırıyorum, sabah onda açılıp öğlen birde (evet birde!) kapanan balıkçıyı bağrıma basıyorum. Varsın olsun, dükkanlar erken kapansın, hafta sonu hiç açılmasın. Varsın olsun, akşam vakti ciğerci kedileri gibi lokanta önlerinde bekleşelim. Aşkımız baki.  İşte nar şehrinden sonbahar manzaraları. Şehrin büyük caddelerinden birinde, Gran Via de Colon'da sapsarı ağaçlar ve 19. yüzyıl mimarisi. Sarıya kesen ağaç! Güzel meydanlardan biri. Burada Lucas Diye Biri'ni  okumuşluğum  var.  Ve alkım şehirdeki her şeyi büyül...

lorca'nın evi

Meyve ağaçları arasında bir ev. Yaz başında gidiyorum, dallardan salkım salkım yeni dünyalar sarkıyor. Şairin “ yeni dünya l ar "la çevrili evi. Nar, erik, elma, ayva, incir ağaçları. Erikler var; sert, ekşi erikler... Dayanamayıp birkaç tane koparırken bir adam geliyor. Bana kızacağını düşünüyorum ama adam gülerek elini karnına götürüyor, karnını ovuşturarak "Erikler daha olmadı, şimdi yersen miden ağrır", diyor. Bilmez miyim, ama bizde böylesi makbul. Elimde  Lorca 'nın bütün şiirlerinin olduğu (çev.  Erdoğan Alkan)  bir  antoloji  var. Şiirlerinde ağustos böcekleri, kertenkeleler geziniyor. ("Timsah parmakçocuğu" diyor  Lorca  kertenkelelere.) Sarmaşıklar, ıtırlar, ısırganlar, kırlangıçlar, serviler, mersinler. Örümceğin gerdiği ipek yollar. Komşu mutfağın tenceresinde kaynayan portakallar. Manolyalar, tatlı güneşler, yersiz yurtsuz esintiler. Cüce yeller. Sivrisinekler. Ve  Serüvenci Bir Salyangozun Yolda Rastladıkları . Salyang...

granada'da bir sabah gezintisi

"Erken kalkanlar gün boyu başlarında bir hale taşırlar."  Walter Benjamin Granada  yazın 40 dereceleri gören bir şehir ama havası kuru olduğundan sabahları ve akşamları serin oluyor. Sabah vakitleri, yaylalardaki o ince sabah serinliğini hatırlatıyor. Ev,  Albayzin 'de, bir zamanlar Mağribilerin yaşamış olduğu, Elhamra'nın bulunduğu tepenin tam karşısındaki tepeye kurulmuş dar sokaklı, beyaz evlerden oluşan bir mahallede. Ara ara inşaat işçilerine rastlıyorum.Neredeyse siesta zamanı gibi ortalık. Issız. Selvi ağaçları bir şehre, eski binalara bu kadar mı yakışır? Tepelere çıktıkça ElhamraSarayı görülüyor. Şehri saran bir eski zaman ruhu, büyüleyici bir yer Elhamra. Günün ışıkları en son Elhamra'nın asırlık duvarlarını terkediyor. Bu iki teyzeyi biliyorum. Her akşamüstü köpekleriyle bizim evin önündeki çeşme başına gelip biraz soluklanıyorlar. Demek burada oturuyorlar ve sohbete sabah vaktinden başlıyorlar. Granada'nın sokak resimleri. El...

cordoba'da neşeli kadınlar

Bu kez  Cordoba ’da bir taş duvarın gölgesinde oturmuş dondurma yiyorlar. Kulaklarının arkasına çiçekli tokalarını takmışlar. Kabarık elbiselerini, eteklerini giyip sokağa çıkıyorlar. Neşeli kadınlar her yerde beni etkileri altına alıyor. İnsan güzel bir şeyle karşılaşınca gülümsemekten daha fazlasını yapmak istiyor bazen. Fotoğraflarını çekiyorum biraz çekinerek. Hemen kalkıp bana poz veriyorlar. Evet diyorum, işte neşeli kadınlar! Hayat bilgisi daha ziyade kitaplarla oluşturulmuş biri olarak gidip “neşeli kadın olmanın başlıca kuralları nelerdir?” diye sormak istiyorum. Çıngıraklı kahkaha (var öylesi) nasıl atılır? Hayata nasıl nanik yapılır? Ve neşeli kadın olmak için bir yaş haddi var mıdır? Sonra bu saftorik sorularımı kendime saklamam gerektiğine karar veriyorum (?!) Hayatlarının bir döneminde giyinip kuşanırken “çok mu iddialı oldu, popom fazla mı çıktı (annelerden kızlarına geçen genetik bir rahatsızlıktır kanımca), yok o mu pırtladılarla canını sıkmış tüm kadınlar...

endülüs topraklarında zeytin

Türkiye'de kahvaltıda zeytin yendiğini söylediğimde dil sınıfındaki herkes hayrete düşüyor. İspanyolca hocası çılgın Emilia, abartılı mimikleriyle durumu kavramaya çalışıyor: "Bir dakika, şimdi burada ekmek, burada zeytin, burada kahve ya da çay. Yani nasıl oluyor?" diye soruyor. "Deneyin, çok güzel oluyor," diyorum. Zeytin, Arapça kökenli pek çok ortak kelimeden biri. İspanyollar "aceituna" (aseytuna) diyor. Arapçadan geçen bazı kelimeleri -sanırım anlamlarının da etkisiyle- çok şiirsel buluyorum. A zahar  (portakal çiçeği),  naranja  (portakal ağacı),  granada  (nar), a zafran  (safran),  alcantarilla ( küçük köprü)... Lorca   Atlının Türküsü 'nde "Torbamda zeytin kara" dese de burada siyah zeytinler nerede saklanıyor bilmiyorum. Daha çok yeşil zeytin görüyorum. Lokantalarda genellikle yemekten önce ikram ediliyor ya da tapa (meze) olarak yeniliyor. Minnacık yeşil zeytinler özellikle çok lezzetli. Bura...
Kahvaltı en sevdiğim öğün. “Kış şekeriyle kaplı” çocukluk günlerini düşündüğümde sadece kahvaltıları hatırlıyorum. Özellikle yatakta yavaş yavaş uyku coğrafyasını terk edip mutfaktan gelen çay (bazen kızarmış ekmek) kokusu ve çay kaşığı sesi (annenin kahvaltı öncesi keyif çayı) eşliğinde yeni bir nesneler dünyasına geçtiğim o tatlı anları. Bazı kış sabahlarında, - özellikle bir önceki gece balkonda unutulan kaskatı kesilmiş çamaşırların kar kokusu dolduruyorsa odayı- çorba olurdu. Ve kimi günlerde şekerli süt kabına doğranmış ekmekler... Akşam vakti yapılan kahvaltılar vardı bir de. Genellikle bir rutinden kopuşu hissettirdiğinden hep severdim, hala da severim. Ya anne ile baş başa kalınan bir akşam –babalar kahvaltıyı pek sevmez-, ya da aniden çıkagelen yakın bir misafir, kuzenlerin gece yatısına kalışı... Günü bitirmiyorsun da uzatabildiğince uzatıyorsun sanki ya da o günün içinde kendine bir köşe yaratıveriyorsun. Kahvaltı; usturuplu, sınırları belli akşam yemeğ...

endülüs'den bahar manzaraları

Kimilerine sevinç kimilerine sıkıntı getiriyor bahar. Ben bahar herkese iyi gelir sanırdım. (Öyle olmazmış, arkadaşım Ş. söyledi.) Bu bahar bana daha çok şaşkınlık getirdi sanırım... Ne zamandır büyük şehrin uzağında bir mevsimi karşılamamışım.  Endülüs  coğrafyasında bahar beni çarptı! Buraya adım attıktan sonra kendimi doğanın kucağına düşüvermiş buldum ve ondan başka bir şey de düşünmez oldum. İstanbul'da olsam şu sıralarda harıl harıl festival filmlerini çalışıyor olurdum. Burada sinema aklıma gelmiyor bile. İstanbul'a da güzel gelir bahar, etraf çiçeklenir, şenlenir ama ne zamandır bu kadar dolaysız bir tanıklık yaşamamıştım. Bana kaderimin bir oyunu mu bu?  Endülüs  günlerimin beni sinemanın güzide dünyasından koparıp bir portakal fetişisti yapacağını nereden bilebilirdim? (Lütfen Freudyan yorumlardan sakının!) Bu arada, unutmadan, günün talihli portakal resmi : Endülüs İspanya'nın mağrur taşrası. Buradakiler...