9 Temmuz 2015 Perşembe

gezginlerin aşırı acıklı san sebastian deneyimi

İtiraf edeyim ki plaj şehirlerini oldum olası pek sevememişimdir. Yazın kumsalların insan yığınlarıyla dolduğu sahiller bende hep bu çılgın kalabalıktan uzaklaşma isteği uyandırır, Güney kıyısında büyümüş olmama rağmen Kuzeyli damarım kabarır. Bu Kuzey Avrupa gezisinin en gösterişli şehri olan San Sebastian'a da (Baskça ismi Donostia) bu yüzden midir bilmem çok büyük bir heyecan duymadan gittim. (Bu şehre haksızlık yapıyor olabilirim ama pek de merhametime ihtiyacı olmayan bir şehir burası.) Kafamda sevimsiz bir sıcakla ve plaj resmiyle bağdaştırarak gittiğim San Sebastian'da, -artık evrene ne tür bir sinyal göndermişsem- karşımda yukarıdaki gibi günlük güneşlik bir kent yerine yağmuru ve sert rüzgarlarıyla insanı sersemleten bir şehir buldum. Aslında bu Kuzey şehrini daha fazla sevebilirdim fırtınalı ve yağışlı bir havada görmemiş olsaydım. (Yazarın bu paragraftaki tutarsızlığını, çelişkili ifadelerini hemen farkettiniz sanırım.)
Bu yaz fotoğrafları, Clezio'nun bir önceki gezisinden kalma. Ben bu fotoğrafları gördükten sonra, San Sebastian'ın benim şehrim olamayacağına karar vermiştim ama bana bakmayın. Peki nesi meşhur San Sebastian'ın? Hilal şeklindeki o upuzun plajı Playa La Concha, Eylül'deki film festivali, dünya üzerinde çok ender bulunan Michelin yıldızlı restoranları, belle epoque yapıları ve bu yapılar arasında yayalara açık arnavut kaldırımlı sokakları.
San Sebastian, küçük bir balıkçı kasabasıyken 19. yüzyılda aristokrat İspanyolların tatil beldesi oluyor. Daha sonra şehirde ihtişamlı binalar inşa ediliyor. Bunlardan biri de İspanya'nın en lüks otellerinden biri olan Hotel Maria Cristina. Bu kare her ne kadar turistik bir Akdeniz şehrini andırsa da şehir, yılın sadece belli zamanlarında bu güneşli manzaralara tanık oluyor.
Burası San Sebastian'ın Parte Vieja'da (Eski Şehir) yer alan, 19. yüzyıldan kalma Art Nouveau binaların ve küçük dükkanların olduğu, yayalaştırılmış kısmı Centro Romantico.
Tipik yiyecek mekanlarından biri. Bira ve yanında "pincho" tabii ki. Yine Clezio'nun Temmuz ayında yaptığı gezisinden.
Gölgelerin gücü adına! Evet yazın, güneş altındayken gölgesi bol şehirler en güzeli. San Sebastian'ın bakımlı sokakları.
Şimdi bu reklamlar kısmından sonra bizim nasıl bir San Sebastian deneyimimiz olduğuna geçeyim. Karşımıza çıkan şehir böyle bir şeydi. Mayıs'tı, soğuktu ve yağmur çiseliyordu.
1882'de kumarhane olarak inşa edilmiş olan gösterişli bina bugün San Sebastian Belediyesi'ne ait. (Barış'ın objektifinden.)
Buradaki tipik pincho barlarından biri.
Fiyatı 1 ila 4 Euro aralığında olan mezeler hakikaten güzel. Kimi yerlerde deniz ürünleri ön plana çıkıyor. Baget ekmeğin üzerine mayonezle birlikte marine edilmiş ançüez, somon füme, jumbo karides, deniz tarağı, kalamar dilimleri, üzerine de pate, dilimlenmiş yengeç, mantar, peynir vs  konuluyor genellikle. Vejeteryan seçenekler de mevcut.
Ringo ringo mezeler :)
Gezginlerin aşırı acıklı hikayesi, fırtınalı havayla birlikte bir greve denk gelmeleriyle başlıyor. İlk gün karnımızı doyurmuş olsak da daha sonra tüm restoranların kapılarının üzerimize kapadığına tanık oluyoruz. Büyük otellerin bu yasağı deleceğine inanarak onların kapısını aşındırıyoruz fakat yine bir sonuç alamıyoruz. Bir yandan grev kırıcı olmamalarından dolayı onları takdir etsek de bir yandan da üşüyoruz, açız! Şehrin yağmurlu kaldırımlarında -arabesk olsun biraz- aç sokak köpekleri gibi dolanıyoruz ve en sonunda bir Çin restoranının gözlerden uzak bodrum katında iyice karnımızı doyuruyoruz.
Farklı bir San Sebastian manzarası. "Al sana Kuzey şehri," dediğinizi duyar gibiyim ama demesi kolaymış, insan gezerken biraz güneş istiyormuş.
Açık barlardan biri. İspanya'da yaş ortalamasının Türkiye'ye göre epey yüksek olduğu bu fotoda iyice belirginlik kazanıyor.
San Sebastian'ı fazla gezemeden, gezdiğimizi de pek anlayamadan, biraz moralsiz ve neredeyse aç karna buruk bir biçimde terk ediyoruz. Eh, aç kalmak bu gezinin kaderinde var. Fakat şunu söyleyebilirim ki İspanya'nın kuzey sahilinden biraz daha içerilere girince o yağmur havasını da geride bırakıyoruz. Güneşin zaptı yakın :)

*San Sebastian'da ve yakınındaki görülecek yerleri anlatan güzel bir site.

2 Mayıs 2015 Cumartesi

bilbao ve guggenheim müzesi

"Onu ilk gördüğümde aman Tanrım, ben bu insanlara nasıl bir şey yaptım böyle dedim. Tasarladığım bir yapıyı ilk gördüğümde böyle oluyor, battaniyenin altına saklanmak istiyorum." Bu sözler Bilbao Guggenheim Müzesi'nin mimarı Frank Gehry'ye ait. Alışılmadık görünümlü yapılarıyla merak uyandıran mimarın, bir ara "I'm Not Weird" (Ben Tuhaf Biri Değilim) başlıklı bir söyleşi dizisi düzenlediğini hatırlıyorum.  Bence tuhaf biri ama sorun değil :) 
Bilbao, Santillana del Mar'dan San Sebastian'a giderken yol üstü durağımız oluyor. 19. yüzyılın ortalarında kentin yakınındaki demir madenleri sayesinde endüstri şehri olarak gelişen Bilbao, 1980'lerde Asya ülkeleriyle rekabet edemez hale geliyor, fabrikalar bir bir kapanıyor ve burası terkedilmiş, köhne bir şehre dönüşüyor. Daha sonra şehri canlandırmak için projeler üretiliyor. Guggenheim Müzesi de bu kapsamda tasarlanıyor ve şehir bu yapıyla simgeleşiyor. Gehry'nin deyimiyle müze Bilbao'yu "haritaya yerleştiriyor."
Frank Gehry'yi çocukluk hayallerini gerçekleştiren biri olarak düşünebilir miyiz? Tabii ki düşünebiliriz :) "Balık" imgesine olan düşkünlüğüye bilinen Gehry, bina cephesinde balık pullarını andıran ve güneş ışığı altında ışıl ışıl parlayan (ve bir hayli pahalı olan) hareketli titanyum panelleri tercih ediyor. Böyle amorf bir yapının, etrafında dolaştıkça değişen görünümleri, size sunduğu perspektif zenginliğini tahmin edebilirsiniz. Aklıma Calatrava'nın Valencia'daki yapı kompleksi (Ciudad de las Artes y las Ciencias) geliyor. Orada gezerken de aynı hisse kapılmış, onlarca fotoğraf çekmekten kendimi alamamıştım. Tabii bir güney şehri olan Valencia'da pırıl pırıl bir gökyüzü vardı ve Calatrava'nın beyaz yapı silüetleriyle göz alıcı bir kontrast yaratıyordu. Burada yağmurlu Bask havasına ve külrengi bir gökyüzüne elimiz mahkum.

Jeff Koons'un metal bir iskelet üzerine çiçeklerle kaplanmış, Puppy isimli heykeli müzenin girişinde yer alıyor. Yılda iki defa değiştiriliyormuş bu çiçekli örtü. 1997'de bahçıvan kılığındaki 3 ETA'lı, müzeyi uçurmak üzere bu heykele bomba yerleştirmeye kalkıyor. Sonra bir polis tarafından durum önleniyor. Bu meydana da olayda hayatını kaybeden bu polisin soyadı (Aguirre) veriliyor.
Guggenheim Müzesi'nin aşağıya doğru meyilli, tipik olmayan girişi. Biz gezemedik ama müzenin "Matter of Time" kalıcı sergisinin dışında sergilenen eserler açısından çok heyecan verici bir yanının olmadığı söylenir. Zaten bu kadar iddialı bir tasarıma sahip bir müzede sergilenenler ne olursa olsun müzenin mimarisiyle yarışamaz bence. Bu konuyu, mimarlık öğrenimi sırasında epey konuşurduk. Gehry'yi pek havalı bulur, şehir dokusunu hiçe sayıp saymadığını tartışırdık. Oysa bakın, battaniye arıyormuş :) Sevimli şey!
Binanın günbatımında büründüğü renklerin ve gece ışıklandırmasıyla sular üzerindeki yansımalarının çok güzel olduğu söyleniyor. Biz göremedik maalesef. Bilbao umudunu star mimarlara bağlıyor. Norman Foster metro sistemini, Katalan mimar Santiago Calatrava havaalanını ve bir üst geçidi, Japon mimar Arata Isozaki Isozaki Towers'ı yapıyor. 2010'da Fransız mimar Philippe Starck Bilbao'da bir şarap mahzenini renove edip Alhondiga Kültür ve Eğlence Merkezi haline getiriyor. Burayı görmek isterdim fakat sonradan haberim oldu. Siz Bilbao'ya yolu düşenler, görün görebilirseniz, bana da haber edin :)
Nervion nehri ve Louise Bourgeois'in dev örümcek heykeli Maman (Ana). Bu heykelin hoş bir hikayesi var: Örümcek figürü heykeltıraşın imzası haline gelmiş. Nedeni sorulduğunda o da, dokumacı olan annesiyle benzer bir iş yaptığından dolayı örümcek figürünü seçtiğini söylüyor. Vigo yazısında da söylediğim gibi kentlinin özgürce etrafında dolaşabildiği, kente bir kişilik kazandıran bu sokak heykellerine bayılıyorum!!!
Böyle bir karenin bu kadar renkli olabilmesi İspanya'ya mı özgü acaba?
Yağmur çiselerken şehir merkezine yürüyoruz. Karanlık bulutlardan mı bilmem ama şehrin neşesiz bir çehresi çıkıyor karşımıza. Burası kafamdaki İspanyol şehri resmiyle örtüşmüyor bir türlü.
Yağmur altında Bilbao.
Gelelim işin lezzetli kısmına. Bask yemekleri denince akan sular duruyor İspanya'da. Biz de "nihayet doyacağız" diye çok mutluyuz! Plaza Nueva'nın bir köşesindeki Bar Gure Toki'yi gözümüze kestiriyoruz. Güneyde tapa olarak anılan atıştırmalıklara burada Pincho (İspanyolca) / Pintxo (Baskça) deniyor. Ama tapalara göre hem daha çok çeşit var hem de daha lezzetli.
Biraz daha yakından bakacak olursak...
Beyler etçil azıcık ama ben buraların en çok ekmeğine ve peynirine bayılıyorum doğrusu. Bir de kırmızı şarap!
Şehirden ayrılırken güneş çıkıyor, balık pullarının üzerinde oynaşıyor ve elbette Guggenheim'ı bir kere daha fotoğraflamak icap ediyor. Bilbao'yu yazmaya giriştim ama sanırım kaçınılmaz olarak Guggenheim Müzesi yazısı oldu bu. Sırada "gezginlerin aşırı acıklı San Sebastian serüveni" var.

25 Nisan 2015 Cumartesi

santillana del mar - arabayla kuzey ispanya

Santillana del Mar'ın isminde üç yalan gizlediği söyleniyor. Çünkü kasaba, isminin söylediği gibi ne deniz kıyısında (del mar), ne kutsal (santi) ne de düzlük (llana) bir yer. Picos de Europa turunun sonunda gezinin başında düşündüğümüz gibi Potes'te kalmaktan vazgeçip Santillana del Mar'a varıyoruz. Ne de olsa epey yer var görülecek. Potes güzel doğasına ve yayla havasına karşın akşam kalmak için fazla cazip görünmüyor gözümüze, biz de yola devam etmeye karar veriyoruz. Santillana'ya hava kararırken varıyoruz, nerede kalacağımız, akşam aç mı tok mu yatacağımız meçhul :)
Kalacak birkaç yere baktıktan sonra (biraz da Barış'ın kararlılığının sonunda) kendimize bir kıyak çekip tarihi bir paradorda, Parador Santillana Gil Blas'ta kalmaya karar veriyoruz. Paradorlar genellikle tarihi binalarda yer alan ve geleneksel mimarinin izlerini taşıyan lüks oteller. İspanya'da 80 kadar parador bulunuyor. İspanya'da gezerken mekanlarının güzelliği nedeniyle içim gitse de fahiş fiyatları nedeniyle kalmamıştık. Burada görece daha makul bir fiyatla karşılaşınca kalmaya karar veriyoruz.
Paradorun, koyu renk ahşapları ve klasik mobilyalarıyla "Jane Eyre biraz önce buradan geçti" dedirten kasvetli mekanlarından. Odaların içi -hele ki yeşilliklere açılan pencereleri- daha güzeldi fakat nedense fotoğrafını çekmemişim. Parador Santillana Gil Blas, yapımına 15. yüzyılda başlanan tarihi bir konak, güzel bir iç avlusu var. Aslında bu taş yapının eski havasını soluyacak kadar fazla vakit geçiremiyoruz. Hep öyle olmaz mı zaten? Daha fazla vakit, daha çok aylaklık lazım!
Otele yerleştikten sonra karnımızı doyurmak üzere kasabada dolaşıyoruz, fakat heyhat -ya da "tabii ki" mi demeli- bu taş binalarda yumuşak ışıklarla aydınlatılmış, pek sofistike restoranlar kapanmak üzere, etrafta bir ölü sessizliği hakim! Neyse ki, neyse ki bir otelin barı imdadımıza yetişiyor. O taş konaklarda dönemin soylu İspanyollarının soluduğu havadan mahrum kalıyoruz ama olsun zeytin, ekmek, salam ve İspanyol birasıyla fakir ama gururlu bir Ortaçağ şövalyesi gibi karnımızı doyuruyoruz. Buna da şükür!
Sabah biraz daha hareketli bir kasabaya uyanıyoruz. Burası, kaldığımız yerin önündeki meydan, Plaza del Mayor. Bastığımız yeri toprak diyerek geçmeyip tanıyalım, bir Ortaçağ meydanındayız!
Ben etrafta fotoğraf çekerken yavrucuklar da sabah sütlerini içiyor :)
Kasaba, 12. yüzyıla tarihlenen, (aslında ta 8. yüzyılda primitif bir kilisenin varlığından sözediliyor.) çok güzel bir avlusu olan eski bir romanesk manastırın (Colegiata de Santa Juliana) etrafında gelişiyor. Sütun başlıklarındaki figürler özellikle çok ilginçti fakat genel olarak ışıksız bir gün olmasından ve -suçu sadece havaya atmayayım- amatörlüğümden dolayı çektiğim fotoğraflarda hiç iş yok.
Kasaba her ne kadar sadece turistlere aitmiş gibi görünse de burada bizzat yaşayan kasabalıların olduğu söyleniyor. Yine de bir zamanlar herhalde nal sesleriyle inleyen bu sokaklarda daha çok, otellerin önünde toplaşan turistlerin varlığı hissediliyor.
Hemen her binada hanedanın armalarına rastlanıyor. Kasabada 16. yüzyıldan itibaren katı bir kent planlaması uygulandığından her yerde müthiş bir uyum hakim.
Ayrılık vakti geliyor ve Santillana del Mar'ı terkediyoruz. Bu terkedişler biraz hüzünlü oluyor, gezerken bile eksik kalıyor birşeyler. Belki de böyle kabul edip görebildiğimiz kadarına sevinmeli.
Son söz: Kuzey İspanya gezisi yapılacaksa Santillana del Mar bana kalırsa dahil edilmeli. Bunun yanı sıra buraya 21 km. uzaklıktaki Puente Viesgo kasabasındaki Monte Castillo mağaralarına (Cuevas del Monte Castillo) da muhakkak uğranmalı. Burası geç Paleolitik dönemi mağara insanlarının, derinliklerini sığınak olarak kullandığı bir mağara. Mağaradaki minerallerden elde edilen renklerle bizon, at resimlerinin yanı sıra el izlerini görünce insanlığın, bir insan ömrüne göre çok uzun olan serüveni karşısında şöyle bir sersemliyorsunuz.

18 Temmuz 2014 Cuma

vigo'da güneşli pazartesiler - arabayla kuzey ispanya


Vigo, Avrupa’nın sonuna itilmiş haliyle İspanya’dan çok Portekiz’e ait bir şehir gibi. Zaten sınıra da çok yakın. Bu şehri gözümde anlamlı yapan şeylerden biri de, itiraf edeyim ki Güneşli Pazartesiler filminin çekildiği yer olması. Filmde işsiz kalan tersane işçileri şehrin yoksul bölgelerinde aylakça dolaşırlar, feribot kaçırıp gezintiye çıkarlar. Javier Bardem feribotta güneşin altında gözlerini kapatır, adeta zihnindeki düğümleri güneş altında çözülmeye bırakır. Şehre yağışlı, fırtınalı bir Kuzey İspanya gezisinin sonunda uğruyoruz ve bu güneşli hava bize ilaç gibi geliyor.
Burasının diğer Kuzey şehirlerinden daha rahat bir havası var. Santiago de Compostela’dan daha dünyevi, San Sebastian’dan daha mütevazı, iç kısımdaki Leon'a göre ise bir sahil şehri. Aslında Vigo için rahatlıkla, gördüğüm en düzensiz yerleşime sahip İspanyol şehri diyebilirim. Bunda tepelerin üzerine kurulmuş olmasının da payı var. Bu nedenle, İstanbul gibi size farklı sürprizler, manzaralar sunan bir şehir.  
Vigo, İspanya’nın en büyük balıkçılık limanı. Zaten denizle ilişkisini neye baksanız görüyorsunuz. Vigo Körfezi, Denizler Altında Yirmi Bin Fersah’ta bir bölüme ismini veriyor. Kaptan Nemo, buradaki bir batıkta aramalar yapıyor. Şehirde, kitabı yazdıktan sonra burayı ziyaret eden Jules Verne anısına, yazarın ahtapot üzerine (biraz rahatsız bir şekilde) oturtulduğu bir heykel dikiliyor. Vigo, zaten görebildiğim kadarıyla heykeller şehri. Hemen her köşede karşınıza bir heykel çıkıyor. En çok da devasa büyüklükteki modern heykellerinden etkileniyorum. Hatta Isaac Cordal isimli bir heykeltraşın çok etkileyici heykelleri varmış fakat bunu geç öğrendiğimden izine rastlayamadım.

Kaçırılmaya aday bir tekne!
San'at!
 Bir zamanlar Vigo. (Foto: kaynak)
Vigo’da dolaşırken biraz da hayalgücüyle, denizci mahallelerinin iyotlu havasını soluyor gibiydim, özellikle ıssız ve tekinsiz görünen mahallelerinde dolaşırken Bir ara balıkçıların yan yana dizildiği, hemen önünde bir tenteyle ahşap sandalyelerin atıldığı salaş balıkçı lokantalarına rastlıyoruz ama yemek henüz başlamamış. 
 Açlık başımıza vurmadan şehrin kordonunda -bir rahatlığın göze çarptığı her güneşli sahil şehri bize İzmir- rastgele bir yer seçip oturuyoruz. Ahtapot, midye ve patates/biber kızartması ısmarlıyoruz ortaya. Ahtapot taze, biberler harika! Akşam daha oturaklı bir balık yemeği hayal ediyoruz…Ama kısmet! (Tahmin edersiniz ne olacağını:))
Aslında Endülüs deyip dursam da mutfak açısından kuzey hep bir adım öne çıkıyor. Özellikle Bask mutfağı ve Galiçya bölgesinin deniz ürünleri. Ülkede tüketilen balıkların yarısı Galiçya’da tutuluyormuş. Gerçi ben oradayken İspanya karasularındaki balıkların aşırı avlanma nedeniyle tükenmeye yüz tuttuğu, balıkçıların epey yol katettikleri konuşuluyordu.
Güneşli günün hali bir başka.
Bu tür buluşmalara Granada'da çok rastlardım. Özellikle ikindi çayında (La Merienda) teyzeler kafeleri doldururdu.
Bayıldım bu heykele!

Eski şehrin (Barrio del Berbes) meydanlarından birindeki kafeler. Sadece içecek satılıyor!
- Hiç mi yiyecek bir şey yok?
- Hiç yok!
Burası da öyle!

Ve biz yine yemek yemeyi başaramayıp biraz da yorgunluğun etkisiyle çok beklemek istemeyerek otele dönüş yapıyoruz.
Şehrin simgesi haline gelmiş Selino heykeli, alışveriş caddesindeki (Puerta del Sol) küçük bir meydanda yükseliyor.
 Vigo'da çarpık kentleşme;) (Barış'ın objektifinden)
Hotel Ipanema'nın çatısından görüntü.(Barış'ın objektifinden) Gezide diğer kaldığımız yerlere göre biraz kasvetli bir otel seçmişiz ama onun dışında temiz, rahat. Nedense Kuzey İspanya gezisinin en aklıma kazınan şehirlerinden oldu Vigo. Tekrar gitmek isterdim.