Ana içeriğe atla

pirincin hikayesi ve pasifik'e karşı bir bent

Yetiştirmesi çok emek isteyen pirinç, Bali'nin en temel besini. Onların ekmeği bir bakıma. “Pirinç olmadan sofradan tok kalkmam imkansız” diyor konuştuğum bir Balili. Bizi tapınaklara götüren Ary'ye “En sevdiğin yemek hangisi?” diye soruyorum. “Nasi goreng,” (kızarmış pirinç) diye yanıtlıyor tereddüt etmeden. İnanılmaz ama, biraz kalabalıkça olan ailesinde günde 5 kilo pirincin tüketildiğini söylüyor. aşağı yukarı kişi başına yarım kilo pirinç! Dediğine göre her aile kendi pirincini yetiştiriyormuş.

2-3 yıl önce "Tarımsal Ütopya" (Sawan Baan Na) diye (belgesel ile kurgu arasında) bir film izlemiştim. Bir yandan pirincin hikayesini, bir yandan da Tayland'da pirinç işçilerinin zorlu yaşamlarını anlatıyordu. Aklımda  en çok çocukların çeltik tarlalarının çamurlu sularında gülüşerek koştukları sahneyle geceleyin gaz lambasının aydınlığında pirinç döven kadınlar kalmış.
Uzun zaman önce okuduğum Pasifik'e Karşı Bir Bent de, yakın bir coğrafyada, deniz kıyısında, sürekli deniz suları altında kalan bir araziyi inatçı, yoksul bir kadının, (Marguerite Duras'nın Tante Rosa'sı) çiftçilerle birlikte tarıma uygun hale getirmek için giriştiği nafile çabayı anlatıyordu. Bir yanda sömürgeci zihniyet bir yanda köylüler, mango ağaçları, havanda kabuklu pirinç döven kadınlar, etrafta koşturan ve peş peşe sefalete yenik düşüp hayatlarını kaybeden çocuklar...Nedense muson yağmuru, pirinç tarlaları ve o sazdan kulübeler o zamanlar benim için hep henüz hiç görmediğim Güneydoğu Asya'nın resmiydi. 

Kitaptan bir kaç parça:
"Manda çobanı olmuştu, özellikle de her yıl, hasat zamanı, olgunlaşmış pirinç tarlalarında kargalara karşı korkuluk görevi yapmıştı. ayakları suyun içinde, üstü çıplak, karnı göçmüş, bunlatıcı güneşin altında, uzun açlığını hazmetmeye çalışırken, pirinç fideliklerinin arasına, pirinçliklerin bulanık suyuna, yansıyan acınacak görüntüsünü yıllaca izleyip durmuştu."

"Ovada çok çocuk vardı. Bu bir tür afetti. Her yerde çocuklar vardı, ağaçlara tünemiş, çitlerin üzerinde, susığırlarının üzerinde, düş kuran ya da bataklıkların kıyısında çömelmiş balık avlayan ya da pirinç tarlalarındaki cüce yengeçlerin peşinde bataklığa gömülmüş çocuklar. Irmakta da bata çıka oynayan ya da yüzen çocuklar vardı, büyük sorgun dalından sepetlerin içine oyunlarına kadar gömülmüş neşeyle gülümseyen çocuklar."

"Güneş batar batmaz çocuklar sazdan kulübelerin içinde kaybolurlardı, burada bir kase haşlanmış pirinç yedikten sonra bambudan yer döşemelerinin üzerinde uyurlardı. Gün doğar doğmaz, peşlerinde başıboş köpeklerle yeniden ovayı istila ederlerdi, köpekler ovanın sıcak ve pis kokulu çamurunda, bungalovların ayakları arasında büzüşür, tüm gece onu beklerlerdi."
Bali ise volkanik dağlarından dolayı pirinç için verimli topraklarla dolu bir ada. Yılda üç ürün alınabiliyormuş. 
Tapınak gezileri sırasında yolumuzdan biraz sapıp uçsuz bucaksız pirinç tarlalarının olduğu Ubud yakınlarındaki, Jatiluwih'e gidiyoruz. 
Pirinç tarlaları arasında hülyalı hülyalı gezerken arabayla çamura saplanıp bir süre orada kalıyoruz. Ne zaman böyle bir şey olsa, çocukluk günleri gelir aklıma. Çocukluğum, bir "arabayla yolda kalma, çamura saplanma" geçidi:)
Lovina'da ise, bir günlük araba gezisiyle yakın çevredeki pirinç tarlalarına gidiyoruz. Burası bizi iyice büyülüyor. Pirinç terasları uçsuz bir coğrafyada Balili tanrıların basamakları gibi tepelere doğru yükseliyor. 

Pirincin hikayesi tohumların çimlenmesi için hazırlanan küçük, çamurlu yataklarda başlıyor. Örnek bir  fotoğraf yok elimde ama şurada var. Bu fotoğrafta yeterli uzunluğa gelmiş fideler toplanarak ekime hazır hale getiriliyor.
Yine kitaptan:
"Şimdi artık ekinler boy atmış, parlak yeşil renkte, sökülmeye hazırdı. Uzaktan uzağa sökülmeye ve on beş gün içinde başka yere dikilmek üzere demetler haline getirilmeye başlanmıştı bile."
Fideler çimlendirilirken, o fidelerin dikileceği tarla da ekime hazırlanıyor. Önce iki su sığırıyla sürülüyor, ardından da fotoğraftaki gibi ahşap bir aletle düz bir zemin oluşturacak şekilde düzeltiliyor. Biraz ileride sazdan kulübeler.   
   
Fideler bu alana belli aralıklarla ekliyor.
Fidelerin ekilmesi sürekli eğilmeyi gerektirdiğinden epey ağır bir iş. Yine de gülümsemek baki!Ve hepsinin tek tek ekildiğini düşünürseniz oldukça zaman alıyor.
Büyümeyi bekleyen pirinç fideleri. 
Suyla doldurulan ekili alan.
 Ördekler pirinç tarlalarının sakinlerinden. Fakat onlara izin var! Böcekleri pirinçlerden uzak tutuyorlar.
Yağmur altında pirinç tarlaları. 
Su kanalları. Bali'de çiftçiler Subak denilen bir organizasyona üyeler. Adada toplam 1200 subak varmış. Toprağı olan  her çiftçinin üyeliği zorunlu. Belli aralıklarla toplanan Subak'ta su kanallarının, vs. planı hep beraber yapılıyor.
Pirinçler büyüyor.

İyice serpiliyor.
Pirinç demetleri sararmaya başladıktan sonra toplanıyor.



Hasat zamanı!

Bir hasatçı daha.

Toplanıp demetler halinde bir köşeye diziliyor.
 
Pirinçler kurutulacakları bir yere taşınıyor.
Pirinçler yola çıkıyor! 
 
Bu da motosikletli dondurmacı! (Araba çamurda hala, hain fotoğrafçı geziyor.)
 

 Sazdan kulübeler ve hasat sonrası pirinç tarlası yalnızlığı:)

İşte bunlar dövülüp ayıklandıktan sonra pirinç oluyor. Ne çok emek!

Yorumlar

  1. Çok güzel görüntülemişsiniz, safha safha. Sizin fotoğraflarınız daha güzel çıkmış, zamanı yakalamışsınız siz...

    Bu sene bende hobi olarak ilgilenmiştim, gerçekten dikimi ve bakımı çok zor. Allah'tan biz hasat işini döverbiçerlerle yapıyoruz.

    Şuraya konu açmıştım

    http://kavaktantabut.blogspot.com/2012/09/pirinc-tarlalarnda-veya-ovada.html

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben de bu kadar zor bir iş olduğunu yakın bir zamanda öğrendim doğrusu. Tabii izlediğim belgeselin de katkısı büyük. Türkiye'de bir pirinç tarlasını yakından görmemiştim hiç, bloğunuz sayesinde görmüş oldum:)

      Sil
  2. Tam bir tarım ülkesi. Kültürlerine işleyecek kadar hem de.
    Acaba bizim de kültürümüze motif olabilecek besinler var mıdır?
    bu konuda ne dersiniz :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok doğru, bir tarım ülkesi gerçekten. Bizde olsa olsa buğday olur dye düşündüm. Ekmek çok öenmli mesela.Ama edebiyatta filan hiç işlenmiş midir acaba bu, onu bilmiyorum. Edebiyatla iç içeliği açısından aklıma Çukurova, pamuk işçileri ve Yaşar Kemal geliverdi şimdi.

      Sil
  3. Çok okuyan mı çok gezen mi bilir sorusuna net bir cevap olmuş bu yazı Alkım. Pirincin nasıl yetiştirildiğini okusam hiç bir şey anlamazdım ama senin fotoğraflarından her şey ne güzel anlaşılıyor. Ben fotoğraflardan böyle anladıysam sen görerek neler öğrenmişsindir. Ha, pirincin nasıl yetiştirildiğini öğrensen ne olacak, evde pirinç mi yetiştireceksin diyebilirsin ki dersen haklı da olursun ama ilginçtir ben hep merak ederdim bu pirinç işini, hatta her pilav yapışımda aklımdan bir kere geçer bu soru. Hani kuru toprakta yetişen bir şey olsa az çok tahmin edersin de bu bambaşka işte.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Özlem, aslında sadece gördüklerimden bu hikayeyi çıkarmam çok kolay olmazdı. Biraz da etraftakilere sorup bir yerlerden okumam gerekti. Fakat gözle görmek gerçekten de daha derin br iz bırakıyor insanda.
      Aynı merakı ben de hissederdim pirince karşı. O yüzden hiç garipsemedim dediğini:)

      Sil
  4. Alkim'cigim, belgesel tadinda cok guzel bir yazi olmus bu, "Pirincin Hikayesi" :) Guneydogu Asya gezilerimde ne cok karsima cikti bu pirinc tarlalari, detayli hikayeyi ogrenme firsati olmamisti bir turlu. Sayende biliyorum artik :)

    Sevgiler

    Şilan

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Şilancım, o kadar çok fotoğraf çekmişim ki ister istemez bir belgesel yapacak kadar doküman birikmiş elimde:) "Pirincin Hikayesi"ni hep merak ederdim gerçi. Gezmenin bu merakları dindirme gibi güzel bir yanı var işte!
      Sevgiler.

      Sil
  5. Bloguna bayıldım:) Çok emek var gerçekten, annelerimiz boşuna söylemiyormuş tabakta pilav bırakınca arkandan ağlar diye:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Mocha Daily, bunu yazıyı okuyan bir arkadaşım daha dedi, artık tabağında tek bir pirinç tanesi bile bırakmayacağını söyledi. İnsan hakikaten bu emeğe çok saygı duyuyor.

      Pirinçler ağlamasın lütfen, tabakta yemek bırakılmasın:)

      Sil
  6. Hello, and welcome to Casa de Retalhos.

    What a trip, and what beautiful photos, it might have been an amazing adventurous. I love rice, and when we eat we don't think what much work it is involved.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hi Regina,
      I guess you don't know Turkish but you got the point:)
      Saludos!

      Sil
  7. Diğer yemekler için söz veremem ama tabağımda pilav bırakmam :) Çok güzelmiş fotoğraflar.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Pilav bırakma zaten, ne emeklerle yetişiyor bak:)
      Sevgiler!

      Sil
  8. Ne guzel demissin ; Ne cok emek gercekten

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

bilbao ve guggenheim müzesi

" Onu ilk gördüğümde aman Tanrım, ben bu insanlara nasıl bir şey yaptım böyle dedim. Tasarladığım bir yapıyı ilk gördüğümde böyle oluyor, battaniyenin altına saklanmak istiyorum ." Bu sözler Bilbao Guggenheim Müzesi 'nin mimarı Frank Gehry 'ye ait. Alışılmadık görünümlü yapılarıyla merak uyandıran mimarın, bir ara " I'm Not Weird" (Ben Tuhaf Biri Değilim)  başlıklı bir söyleşi dizisi düzenlediğini hatırlıyorum.  Bence tuhaf biri ama sorun değil :)  Bilbao, Santillana del Mar 'dan San Sebastian 'a giderken yol üstü durağımız oluyor. 19. yüzyılın ortalarında kentin yakınındaki demir madenleri sayesinde endüstri şehri olarak gelişen Bilbao , 1980'lerde Asya ülkeleriyle rekabet edemez hale geliyor, fabrikalar bir bir kapanıyor ve burası terkedilmiş, köhne bir şehre dönüşüyor. Daha sonra şehri canlandırmak için projeler üretiliyor. Guggenheim Müzesi de bu kapsamda tasarlanıyor ve şehir bu yapıyla simgeleşiyor. Gehry'nin deyimiyle müz...

vigo'da güneşli pazartesiler - arabayla kuzey ispanya

Vigo , Avrupa’nın sonuna itilmiş haliyle İspanya’dan çok Portekiz’e ait bir şehir gibi. Zaten sınıra da çok yakın. Bu şehri gözümde anlamlı yapan şeylerden biri de, itiraf edeyim ki Güneşli Pazartesiler filminin çekildiği yer olması. Filmde işsiz kalan tersane işçileri şehrin yoksul bölgelerinde aylakça dolaşırlar, feribot kaçırıp gezintiye çıkarlar. Javier Bardem feribotta güneşin altında gözlerini kapatır, adeta zihnindeki düğümleri güneş altında çözülmeye bırakır. Şehre yağışlı, fırtınalı bir Kuzey İspanya gezisinin sonunda uğruyoruz ve bu güneşli hava bize ilaç gibi geliyor. Burasının diğer Kuzey şehirlerinden daha rahat bir havası var. Santiago de Compostela ’dan daha dünyevi, San Sebastian ’dan daha mütevazı, iç kısımdaki Leon 'a göre ise bir sahil şehri. Aslında Vigo için rahatlıkla, gördüğüm en düzensiz yerleşime sahip İspanyol şehri diyebilirim. Bunda tepelerin üzerine kurulmuş olmasının da payı var. Bu nedenle, İstanbul gibi size farklı sürprizler, manzaralar ...

bangkok'ta yürüyüşler: pazar yerleri, çin mahallesi ve harun camisi

Bangkok'un pazar yerlerini ve çiçekçilerini en sona bıraktım. Zaten canlı renklerle çevrelendiğiniz bu şehirde pazar yerleri tam bir şenlik. Önce Chatuchak'a gidiyorum. Burası çok büyük bir çarşı, şehir merkezinden biraz uzakta. Karmaşası bol, keşfedilecek şeyi çok. İnsanlar buradan genelde bir bavul eşyayla dönüyor. Hatta bavulu da buradan alıyor:) Bambu tabaklar, heykeller, boncuklar, tahta takılar, hasır şapkalar, renkli ipek eşarplar ne ararsanız var. Chatuchak alışverişini yolculuğun sonuna bırakmanın daha iyi olduğunu düşünüyor ve çiçek pazarını görmek üzere şehir merkezine geri dönüyorum.   Chatuchak pazarı, otobüs duraklarının olduğu kaldırımlara kadar taşıyor. Dükkanların yanı sıra kaldırımlara tezgah açanlar da var. Bu fotoğraf her bakışımda bana havanın sıcaklığını anımsatıyor.   Aslında Bangkok'un merkezinde her yer çarşı neredeyse. Öyle olunca renkler, kokular, sesler hiç eksik olmuyor sokaklardan.     Çok istediğim halde ç...