Umman'a gidişimiz diğer yolculuklardan biraz farklı. Kış ortası...Seyahate filan gidilmemiş uzunca bir süredir. Harita üzerinde gezilmiş en fazla (Harita üzerinde gezmek önemli, bu şekilde Paris sokaklarında gezen Emma Bovary'yi hatırlatırım.) Promosyonlu uçak biletlerine bakarken Muskat gözüme çarpıyor. Clezio'nun o an sadece rezervasyon yapacağı yerde "yanlışlıkla" bileti almasıyla kış ortasında pat diye kendimizi üç günlüğüne Umman'da buluyoruz.
Umman, Orta Doğu coğrafyasının ucunda kaldığından mıdır bilinmez, kendi sakin zamanını yaşıyor gibi. İstanbul'un soluk kış göğünden sonra bizi burada, aklımdan hiç çıkmayacak mavilikte bir gökyüzü karşılıyor. Umman'ın nüfusu deniz kenarında toplanıyor. Kıyıdan uzaklaşınca başlayan bir çöl kuşağı, komşu ülkelerle arasına bir sınır çiziyor. Yüzde 75'i çöl olan bir ülke Umman. Fakat Yemen sınırına yakın, Salalah şehri civarında, tropikal bir iklim yaşanıyor, Arap musonu sırasında etraf yemyeşil oluyormuş. Bu arada "muson" kelimesinin de Arapça "mevsim"den türediğini öğreniyorum.
"Bahçe şehir" olarak da bilinen Salalah aynı zamanda 43 yıldır başta olan Sultan Kabus'un memleketi, kendisi hatta çoğu zaman orada kalıyormuş. Ama bu gezi maalesef oralara kadar uzanamıyor. Aslında eski bir yerleşim olan Nizwa ve yüksekliği 3000 metrelere ulaşan Hajar Dağları'nı da görmek güzel olurdu ama bu gezide onlar da yok. Biraz vaha, biraz Muskat, biraz çöl ve biraz deniz var.

"Bahçe şehir" olarak da bilinen Salalah aynı zamanda 43 yıldır başta olan Sultan Kabus'un memleketi, kendisi hatta çoğu zaman orada kalıyormuş. Ama bu gezi maalesef oralara kadar uzanamıyor. Aslında eski bir yerleşim olan Nizwa ve yüksekliği 3000 metrelere ulaşan Hajar Dağları'nı da görmek güzel olurdu ama bu gezide onlar da yok. Biraz vaha, biraz Muskat, biraz çöl ve biraz deniz var.
Gece yolculuğundan sonra sabah 5 gibi uykusuz uykusuz başkent Muskat'a varıyoruz. Rehberlerde söylenen şeyi yapıp bir araba kiralıyoruz. Komşularının yanında lafı edilmese de benzinin su gibi aktığı topraklardayız, 2000 motordan başlayan kiralık araba alternatifleri bile bize bunu söylüyor. Adım atar atmaz öyle sakin bir coğrafyada buluyoruz ki kendimizi, bu süratli arabaları kafamda bir yere oturtamıyorum. Arabayla bir süre kalacak yer arayıp sonra Muskat dışına çıkmaya karar veriyoruz. Yol üzerinde her şey net çizgilerle birbirinden ayrılmış sanki. Mavi gökyüzü, beyaz evler ve kahverengi, çıplak dağlar.
Deniz kıyısında sakin kasabalardan geçiyoruz. Burası Qurayat. Aslında şu fotoğrafı zorlasam Sillifke kıyılarında bir yere yerleştirebilirim.
Bu fotoğrafta onu yapmak biraz zor...Qurayat'ın sahil kıyısındaki camisi
Tek katlı evlerin olduğu kasabalar Muskat- Sur yolu boyunca sıralanmışlar. Tek tük hurma ağaçları var, onun dışında kurak mı kurak. Burada bir şey yetiştirmek de zor olsa gerek. Gökyüzünden gözümü alamıyorum gezinti boyunca. Safir rengi!
Etrafta bir terkedilmişlik var, (çocukluktan kalma) bir pazar günü sessizliğini hatırlatıyor.
Wadi Shab'a doğru, deniz kıyısındaki Tiwi köyünden geçiyoruz.
Orada tek tük karşılaştığımız kişilerden biri.
Sade, düz duvarlar ve süslü kapılar.
Wadi Shab'a varıyoruz. Kayaları, berrak suları, küçük göletleri, şelaleleri ve mağaralarıyla etkileyici bir yer. Vahanın güzelliği, çevresiyle yarattığı tezattan da kaynaklanıyor olsa gerek. Endülüs'teyken nehir isimlerinin "wadi" kelimesinden geldiğini öğrenmiştim. Orada nehir, nehir yatağı anlamında da kullanılıyor. Lorca'nın şiirlerinde de geçen Quadalquvir aslında Wadi al Kebir'den (Büyük Nehir) geliyor. .
Bahara doğru bu sularda yüzülebiliyor. Özellikle yazın bunaltıcı sıcaklarda bu suya girmek muhteşem bir şey olmalı. Şubat ayında biz sadece denize girmeye cesaret edebildik.
Muskat - Sur yolu üzerindeki kasabalardan biri.
Etrafın o boz görüntüsüyle tezat oluşturan pasta gibi süslenmiş evler. Yeni yapılmış olduğu belli.

Uyku, biraz uyku...
Dönüş yolunda dağ siluetleri. Dünya gezerken ne güzel bir yer! Bence bir tek gezginlere bu hayali sunuyor.
Fotoğrafını çekmeye yeltendiğimde "bekle" diyor ve eline tüfeğini alıp böyle poz veriyor. Yanlış anlaşılmasın:)
Boş arsa demek dünyanın her yerinde çocuk oyunu demek.Etrafın o boz görüntüsüyle tezat oluşturan pasta gibi süslenmiş evler. Yeni yapılmış olduğu belli.
Yalın bir cami minaresi. Umman'da gördüğüm camilerin tevazusuna ve mimarisine hayran kalıyorum. Gerçi yakın zamanda Sultan Kabus, kendisine saray yavrusu bir cami inşa ettirdi ama genel olarak camilerin alçakgönüllü bir duruşları var. Tabii şehirler de öyle.
Karşı şeritte seyreden bir akıllı! Aslında sütü ve eti için değil, deve yarışları için besleniyormuş bu hayvancıklar. Umman asıl atlarıyla meşhur. En safkan Arap atlarının (Süleyman Peygamber zamanından bugüne safkan kaldıkları söyleniyor.) Umman'da olduğuna inanılıyor. En makbul olanları ise beyaz atlarmış.
Muskat'a dönüyoruz, uykusuzluk iyice başımıza vurdu.Uyku, biraz uyku...
Dönüş yolunda dağ siluetleri. Dünya gezerken ne güzel bir yer! Bence bir tek gezginlere bu hayali sunuyor.

Muhteşem... Harikasınız...
YanıtlaSil;)
YanıtlaSilalkımcım ne güzel anlatmışsın yine, bu sıralar sıcak nedeniyle sanırım, tembellikte sınır tanımıyorum ama yine de buraya gitmek için yerimden kalkabilirim:) umman’ı çok beğendim, şu yeşil pencereler, duvardaki desenli kapı, wadi shab’ın yeşili, deniz, evler, cami ve yorgun ama mutlu gezgin alkım hepsi çok güzel:)
YanıtlaSilbir de tüfekle alttaki siniler şahane bir bütün oluşturmuş, pasta ev de çok komik, fotoşop gibi durmuş:)
zerkacım, umman bize çok sakin ve dinlendirici gelmişti. güzel hatırladığım gezilerden biri oldu. devamı var, zaman bulabilirsem yayınlayacağım bir ara:)
YanıtlaSilofff ne çok yervar gitmek istediğim ... hayırlısıyla yavaş yavaş Rabbim sağlık verirsin de ... : )
YanıtlaSilbenim de öyle:) ne kadar gezerse o kadar iştahlanıyor insan.
SilOku oku, bak bak bitiremiyorum. Çok güzel.
YanıtlaSilteşekkür ederim, çok mutlu oldum seda!
Sil