Ana içeriğe atla

güneş doğar güneş batar ve adadan ayrılma vakti gelir

Gün doğmadan deniz daha bembeyazken çıkıyoruz yola. Yunuslarla karşılaşacak olmanın heyecanıyla. İstanbul'un sularında bir kaç kez görmüşlüğüm var yunusları ama ilk kez peşlerine düşeceğim. Lovina'dayız.
Günün başlangıcında denizde olmak güzel.
Kayıklarda bizim gibi yunusları gözleyenler.
Yunusları yakalamak mümkün değil, fırt fırt etrafta dolanıyorlar. Oyun oynar gibi bir halleri var.
Bizimse bir bakıma acıklı bir halimiz var. İnsanın doğadan kendisini bu kadar koparıp "tatillerde" de bir vazife gibi doğa ile ilişki kurmak için bu kadar yanıp tutuşması ne komik.

Gün ağarıyor. Yunus gördük mü, gördük. Fotoğrafını çekebildik mi? Eh işte...Pek yerlerinde durmuyorlar köftehorlar.
Gurur karemiz! Clezio'nun azmiyle....
Bizi atlatıp hoplaya zıplaya uzaklaşan bir yunus kafilesi.
Dönüş yolundayız, artık iyice yükseldi güneş.
                         Otelin denize kıyısı. Kıyıdan varlıklarını ne kadar belli etmezlerse o kadar iyi.
Günün en sevdiğim öğünü.
Uzatılmış kahvaltı keyfi demek uzatılmış gün demek.
Sunari Hotel'den denize bakış. Bu kıyıdan denize girmek mümkün olsa da balçıktan dolayı pek insanı çekmiyor ve kimse de buna yeltenmiyor. Biz, "kendi başımızın çaresine bakarız"cı gezginler olarak, bize ilham verecek bir yer arayışıyla kıyı boyunca epey yürüyoruz. Sonra bir yerden denize girip göz gözü görmeyen, hayal gücümün türlü deniz yaratıklarını doldurduğu sularda uzaklaşabildiğimiz kadar uzaklaşıyoruz. 

Neyse bu kısmı unutup şöyle diyeyim: Kayıkçılar sizi alıp mercanların olduğu yerlere götürüyorlar. Burada maceraya atılmaya lüzum yok. Hele bir de hafiften hastaysanız. 
Bali'deki son karem. Sizce de arkada koca bir suluboya resim yok mu?


Yavaş yavaş düşen gün.
Deniz kıyısında bekleşenler. Bana bir filmi çağrıştırdı ama çıkaramadım. Biz "Deniz İnsanları" diyelim.
 Gün batımına yakın balıkçılar beliriyorlar okyanusun iyice çekilen sularında.
 Öyle birdendire çıkıyorlar. Su bitkileri gibi suyun üzerinde durur gibiler.
Yine batıyor güneş. Bali'de son gün, son günbatımı....
Gitgide yükselen bir ateşle, epey maceralı ve uzun, upuzun bir otobüs yolculuğu yaparak bu güzel adadan ayrılıyorum. Siz siz olun uzun otobüs yolculuklarından önce seçeneklerinizi bir daha gözden geçirin. Benim gibi uçaktan hiç hazzetmiyor olsanız bile. Ha bir de, şehirde yaşama reflekslerinizi bir kenara bırakmayın ve lap top çantanızı yukarıdaki bölmelere koymayın:)

Sonsöz: Yine gelecek ben!


Yorumlar

  1. (Ben bunu nasıl da görmemişim? Hay allah. Yol telaşı, şu bu derken arada kaynadı sanırım.)

    Rüya gibi fotoğraflar, bayıldım! Suluboya resmin önünde ise incecik, güzeller güzeli Alkım, çok, çok sevdim o fotoğrafı.
    Umarım hastalığın geçmiştir, epey olmuş yazıyı yazalı, olsun geçmiş olsun yine de.

    Lovina diye bir yerin olduğunu bile bilmiyordum ben;) Fotoğraflar ve yazı için teşekkürler Alkım, sevgiler.

    YanıtlaSil
  2. ne güzel fotoğraflar bunlar, tam resim yapmalık, özellikle senin olduğun fotoğraf ve gün batımı fotoğrafları şahane.

    yalnız hastayken yol ne çekilmez olur değil mi? benim maceracı ruhum bir anda sönüverir hastaysam, gözüm evde olmaktan, yastığıma başımı koyup battaniyemi çekmekten başka bir şey görmez. koltukların üzerindeki rengarenk şeyler battaniye mi bu arada?

    lap topun çalındı mı yoksa? geçmiş olsun, sen iyi ol da, laptoplar gider gelir:)

    çok sevgiler.

    YanıtlaSil
  3. resimler gerçektende mukemel olmuş...

    YanıtlaSil
  4. Justine, Zerka merhaba:)
    Ne güzel şenlendirmişsiniz burayı!

    justinecim, hoşgeldin istanbul'a! bugün pırıl pırıl bir hava var şansına. pek güzel tadını çıkarırsın sen şimdi.

    hastalık çok geride kaldı ama hala aklımda. zerka, hakikaten eve ışınlanmak istemiştim o anda. çok komik bir otobüs yolculuğuydu. otobüste tek endonezyalı olmayan bizdik ve en kötü yere (en arkadaki sıkışık, ikili bir koltuğa) oturtulmuştuk. tabii, yol yordam bilmediğimiz için her şeye razı oluyorduk. otobüsün en arkası çok rahatsız ediciydi. teker üstündesin ve kazık gibi dimdik oturman gerekiyor. bir süre orada gittik. gecenin ilerleyen saatlerinde ön tarafımızda oturan iki kişi bize yerlerini verip en arkaya geçtiler. biz nasıl müteşekkir olduk, anlatamam. (koltukların üzerinde battaniyeler var ama neden orada olduklarına akıl sır erdiremedim. zaten kış ayının yaşanmadığı bir ülkeden söz ediyoruz.) fakat biz yeni yerimize geçer geçmez uykuya daldık. uyandığımızda lap top gitmişti, en arka koltuklar da boştu:)

    neyse, geçti gitti. ama o saftirik turist halimizi unutmama imkan yok. bize yapılan iyilikten ezilme hallerimiz filan, çok komikti:)

    sevgiler ikinize de, kelebekler!

    YanıtlaSil
  5. Bu kadar guzel bir tatilin ardindan, otobus yolculuguna hic sikayet etmezdim dogrusu.. :) Fotograflariniza bayildim..Yunuslara yakin olabilmeyi ne cok isterdim..

    YanıtlaSil
  6. Doğru söze ne denir? Tamam,şikayet yok:)
    Yunuslara gelince...Yunuslar bir harika, onlara ne desem az! Bir yerde yollarınız kesişir umarım.
    Sevgiler.

    YanıtlaSil
  7. Yunuslar denizin sesiz prensleri. Hos cikmislar

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

bilbao ve guggenheim müzesi

" Onu ilk gördüğümde aman Tanrım, ben bu insanlara nasıl bir şey yaptım böyle dedim. Tasarladığım bir yapıyı ilk gördüğümde böyle oluyor, battaniyenin altına saklanmak istiyorum ." Bu sözler Bilbao Guggenheim Müzesi 'nin mimarı Frank Gehry 'ye ait. Alışılmadık görünümlü yapılarıyla merak uyandıran mimarın, bir ara " I'm Not Weird" (Ben Tuhaf Biri Değilim)  başlıklı bir söyleşi dizisi düzenlediğini hatırlıyorum.  Bence tuhaf biri ama sorun değil :)  Bilbao, Santillana del Mar 'dan San Sebastian 'a giderken yol üstü durağımız oluyor. 19. yüzyılın ortalarında kentin yakınındaki demir madenleri sayesinde endüstri şehri olarak gelişen Bilbao , 1980'lerde Asya ülkeleriyle rekabet edemez hale geliyor, fabrikalar bir bir kapanıyor ve burası terkedilmiş, köhne bir şehre dönüşüyor. Daha sonra şehri canlandırmak için projeler üretiliyor. Guggenheim Müzesi de bu kapsamda tasarlanıyor ve şehir bu yapıyla simgeleşiyor. Gehry'nin deyimiyle müz...

vigo'da güneşli pazartesiler - arabayla kuzey ispanya

Vigo , Avrupa’nın sonuna itilmiş haliyle İspanya’dan çok Portekiz’e ait bir şehir gibi. Zaten sınıra da çok yakın. Bu şehri gözümde anlamlı yapan şeylerden biri de, itiraf edeyim ki Güneşli Pazartesiler filminin çekildiği yer olması. Filmde işsiz kalan tersane işçileri şehrin yoksul bölgelerinde aylakça dolaşırlar, feribot kaçırıp gezintiye çıkarlar. Javier Bardem feribotta güneşin altında gözlerini kapatır, adeta zihnindeki düğümleri güneş altında çözülmeye bırakır. Şehre yağışlı, fırtınalı bir Kuzey İspanya gezisinin sonunda uğruyoruz ve bu güneşli hava bize ilaç gibi geliyor. Burasının diğer Kuzey şehirlerinden daha rahat bir havası var. Santiago de Compostela ’dan daha dünyevi, San Sebastian ’dan daha mütevazı, iç kısımdaki Leon 'a göre ise bir sahil şehri. Aslında Vigo için rahatlıkla, gördüğüm en düzensiz yerleşime sahip İspanyol şehri diyebilirim. Bunda tepelerin üzerine kurulmuş olmasının da payı var. Bu nedenle, İstanbul gibi size farklı sürprizler, manzaralar ...

bangkok'ta yürüyüşler: pazar yerleri, çin mahallesi ve harun camisi

Bangkok'un pazar yerlerini ve çiçekçilerini en sona bıraktım. Zaten canlı renklerle çevrelendiğiniz bu şehirde pazar yerleri tam bir şenlik. Önce Chatuchak'a gidiyorum. Burası çok büyük bir çarşı, şehir merkezinden biraz uzakta. Karmaşası bol, keşfedilecek şeyi çok. İnsanlar buradan genelde bir bavul eşyayla dönüyor. Hatta bavulu da buradan alıyor:) Bambu tabaklar, heykeller, boncuklar, tahta takılar, hasır şapkalar, renkli ipek eşarplar ne ararsanız var. Chatuchak alışverişini yolculuğun sonuna bırakmanın daha iyi olduğunu düşünüyor ve çiçek pazarını görmek üzere şehir merkezine geri dönüyorum.   Chatuchak pazarı, otobüs duraklarının olduğu kaldırımlara kadar taşıyor. Dükkanların yanı sıra kaldırımlara tezgah açanlar da var. Bu fotoğraf her bakışımda bana havanın sıcaklığını anımsatıyor.   Aslında Bangkok'un merkezinde her yer çarşı neredeyse. Öyle olunca renkler, kokular, sesler hiç eksik olmuyor sokaklardan.     Çok istediğim halde ç...